31 Aralık 2010 Cuma

Mutlu Seneler

2010 benim için gayet güzel bir yıl oldu.

Kurabiyemin 1. yaşını kutladık. Her ne kadar 2010'un son günlerinde hastalanıp beni üzmüş olsada 15. ayımızı bitirdik. Onun birbirinden güzel anlarına şahit oldum.

Çok kitap okudum, bloglarım sayesinde çok güzel arkadaşlıklar kurdum. Şahane kitap okuma projeleri gerçekleştirdik. 2011 yılında da bu projeler devam edecek. 

Uzun zamandır istediğim tatilimi yaptım, uzun zamandır görmek istediğim yerleri gördüm.

Çok fazla film izleyemedim ama en güzeli televizyonu hayatımdan çıkardım.

Güzel fikirler buldum...

En güzeli Postcrossing'e üye oldum kartlarımı yolladım şimdi bana gelmesini heyecanla bekliyorum.

Hayatımda ilk defa bir çekilişten kitap kazandım -kızımın şansına kayıt olmuştum :)-

Bu yıl biterken kızımın hastalığı dışında herşey gayet hoş gözüküyor. Kendimi iyi hissediyorum. Geçen yıl başında da böyle hissetmiştim. Sanırım bu kurabiyemin bizim hayatımıza getirdiği mucizenin bir sonucu...

2011 den çok küçük isteklerim var:
1. Sağlık
2. Kitap
3. ALES'ten 70 almak (67 de takıldım kaldım)

Umarım bu minik dileklerim gerçekleşir ve 2011 çok daha güzelleşir. Sizin de yaşadığınız en güzel yıl olsun. Mutlu yıllar...

24 Aralık 2010 Cuma

Antik Mısır III

FİRAVUNUN TAŞA KAZINMIŞ GÜCÜ



Eski uygarlılarda bireyin yaşarken bulunduğu mevki, ölümden sonra nasıl gömüleceğine yansıyordu. Mısır da mezar, ölünün dünya ötesi yaşamda gereksinecekleriyle birlikte gömüldüğü ebedi ev olarak nitelendiriliyordu. Bu nedenle Mısırlılar hükümdarlarına tanrısal egemenlik kavramını yansıtan görkemli mezarlar inşa ediyorlardı. Bunlar zamanla bazı dönüşümler geçirdi. “Piramit” diye tanımladığımız o özel yapı, çok önce başlamış bir evrimin sonucundan başka bir şey değil. Nitekim başlangıçta duvarları hafifçe eğik olan kaba tuğlalardan yapılma “mastaba”yı buluyoruz. Bunun içinde toprağa kazılmış kuyunun dibinde mezar odası bulunuyor.


Tarih bize piramidi icat edenin adının da aktardı: İmhotep. O, Sakkara yöresinde Firavun Zoser’in piramidini inşa etmeye başladı. Mastaba planını uygulayarak “ebedi” kabul edilen taş bloklardan ilk piramidi yaptı. Burada mimarın sonradan tanrısal bir ün kazandıracak olan dahice fikri ortaya çıktı. İnsanın aklına hemen firavunun göğe çıkışını çağrıştıran dev bir merdiven olacak şekildeki kalınlığı aynı ama genişliği azalan birbirine eş üç tabakayı üs üste koydu. Dört başlangıç öğesine iki tane daha ekleyerek yüksekliği 60 metreye ulaşan 6 katlı bir yapı elde etti. Böylece sonradan gelen bütün piramitlerin atası olan “basamaklı piramit” doğdu. İmhotep, kuzey kanadına bir tapınak yaptırdı. buradan çıkan koridor toprağa dalıyor ve firavunu mezar odasına gidiyordu.

4. hanedan ile birlikte, firavunların mezarları bütünüyle piramit geometrisine sahip oldu. Mısır rahipleri bu şekle belli bir dinsel değer yüklüyorlardı. Güneş yaradılışının ilk gününde “benben” denilen piramit biçimli bir taşın üstünde doğmuştu. Piramit aynı zamanda en büyük tanrı Güneş tanrısının tanrısal gücünün, dünyadaki en büyük güç olan firavunun gücü ve düzenin de simgesiydi.




Firavun Keops’un mimarına Gize yöresinde yüzlerin eğimi ve kütlesi iyi dengelenmiş bir piramit yapıyı tasarlamak ve inşa etmek görevi düştü. Bir kaya çekirdeğin üzerine yerleştirilen Keops anıtı en büyük piramit neredeyse kusursuz olarak kuzeye bakacak şekilde konumlandırılmıştır ve yüksekliği 147 metredir. Mezar odası yapını kalbine yerleştirilmiştir. 400 tonluk 9 granit bloktan oluşan tavanın ağırlığı 5 adet yük boşaltma odası ile hafifletilmiştir



6 Aralık 2010 Pazartesi

Mim...


Omnia Vincit Amor (Latince: Aşk her şeyi yener)


Sevgili Kitap Kurduyum Ben beni unutmamış ve mimlemiş. Teşekkür ederim :) Konu "Aşk": "Size göre aşk nedir? Bir ilişkiden neler beklersiniz?"

Aşk bence; midemde kelebeklerin uçuşmasıdır, onun yanında al al yanaklarla dolaşmak, salakça şeyler yapmaktır, deliliktir, bencilliktir, mantığın olmadığı ülkede dört nala koşmaktır, ayaklarımın yerden kesilmesi ve mucizevi bir şekilde havada uçmak, suda yürümektir. Aşk kimine göre gelip geçici bir duygu seli, kimine göre yalandır. Ama benim içimde yaşayan, canlanan kimi zaman Persephone misali yeraltına inip gizlenen bir duygu. Eşimi çok sevsem de aşk başka bir şeydir ve ben ona tam dokuz yıldır aşığım.
Tabii bir de diğer aşkım daha var. Minik aşkım: Kurabiyem. Ona duyduğum aşk o kadar tarif edilemez ki kelimeler yetmez. Bunu sadece anneler bilir sanırım.


Bir ilişkide ise güven, saygı ve sevgi beklerim.

Bu mim en güzel yine Gizem'e gider :)) Onun aşk ile hissettiklerini merak ediyorum. Gizem söz sende sevgiler...








3 Aralık 2010 Cuma

Antik Mısır II

YA SUBAY YA KATİP OL...

Yazı İ.Ö. 4. bin yılda ortaya çıktı. Ardından daha da geliştirilerek devleti ve işleyişinin korunmasında büyük bir katkısı oldu. Ancak bu karmaşık bir yazıydı ve okuma-yazma sınırlı bir grubun sahip olduğu bir yetkiydi. Yine de yazı yönetsel, askeri sınıfta ve ruhban sınıfında bürokratik örgütlenmenin temeliydi. Herkes bir katibe baş vurmak zorundaydı. Katibe farklı sorumluluk derecelerine karşılık gelen görevler veriliyordu. İnsan tüm yaşamı boyunca sıradan bir sekreter olabilirdi (Mısır’da saygı gören bir meslek) yada kendini kapasitesine bağlı olarak, kamu yönetiminde, askeri yönetimde özellikle Yeni Krallıkta büyük kutsal bölgeler büyük ekonomik merkezler haline geldiğinde güzel işler bulabiliyordu.

Katipler, sanatçılar tarafından tipik bir duruşla resmediliyordu. Eteklerini üzerinde papirüs rulosunu dik tutabilmek için bağdaş kurmuş halde.

Sık kullanılan yüzlerce hiyeroglif işareti vardı ve canlı varlıkları, tanrıları, insan yada hayvan bedenlerinin bölümlerini, nesneleri ve aletleri, binaları, doğal öğeleri temsil ediyordu. Bu dizge, her imge bir nesne yada eylemi tanımladığı için ideogram (düşün-resmi yazısı) adını alır. Buna karşın çok sayıda olsa da, hiyeroglif son derece sınırlı sayıda kavramı gösterebiliyordu ve başka bir dizgeye gerek duyuluyordu. Sadece hiyeroglif resme bir anlam yüklemek için değil ona karşılık gelen sesi kullanmak için de alternatif bir dizgeye başvuruluyordu.

Ekonomik etkinliklerin gelişmesi , daha hızlı işleyen bir simgeler dizgesini gerektirdi. Böylece hiyeroglif işaretleri belli kalıplarla yazıldı .Yunanlılar bu yazıya hiyeroglif yani kutsal yazı dediler sadece dinsel metinlerin yazıldığını sanıyorlardı. Ancak yazı gündelik hayatta da kullanılmaktaydı.

9 Kasım 2010 Salı

Antik Mısır I

NİL'İN YARATTIĞI UYGARLIK


Kara kıta ile Yakın Doğu arasında bir köprü olan Mısır, ayrıca Batı ve Doğu çöllerinden bir bakıma yalıtılmış olması nedeniyle kendine özgü büyük bir uygarlığın doğmasına neden olmuştur. Fırat ile Dicle arasındaki, İndus Vadisi’nde ya da Sarıırmak boyunda uzanan kent kültürlerinde olduğu gibi Nil de yaşamı kendi çevresinde toplamıştır. Antik dönemde Mısır için “Nil bir armağandır” değişi bu bile hala geçerlidir.

Beyaz Nil’in suları ekvator Afrika’sının büyük göllerinden, Sudan’ın başkenti Hartum’a akıyor. Burada Mavi Nil oluyor adı. Dağlara düşen yağmuru topladıktan sonra son kolu Abara’ya ulaşıyor. Homeros’un “Gökten düşmüş” dediği nehir Akdeniz’e doğru 2700 kilometreden fazla yol kat ediyor.

Kurak bozkırları, beş tane yol vermez kayalık engeli geçen Nil eski Assuan kentine ulaştıktan sonra bün yıllık bir kültürün doğmasına olanak verecek kadar yeşil ve engin vadi de tembel tembel akmaya başlıyor.

Büyük nehir, Kahire’nin kuzeyinde bir çok kola ayrılıp geniş bir lığ ovası, delta oluşuyor ve sonunda Akdeniz’e iki kol olarak dökülüyor. Doğuda ki Reşit, batıdaki Dimyat.

Nil vadisi ve deltası Mısır’da her zaman büyük ölçüde başlıca etkinlik olan tarıma ayrılmış 34.000 kilometrelik bir ova oluşturuyor.

Mısırlılar bu ovaya 19. yüzyılın sonuna dek Nil ile yıkana toprağın verimli olduğunu belirtmek için “Kara Toprak” (kemi) derlerdi. Nehir temmuzdan ekime kadar tarlalara taşıp gübreleyici mineral tuzlar açısından çok zengin bir çeşit çamur depoluyordu.

Eski zamanlarda taşmanın en yüksek seviyeye geldiği temmuz sonu Mısır yılının başlangıcını gösteriyordu. Vadinin çevresindeki egemen iklim Batı ve Doğu çöllerinin boğucu kurak iklimi. Daha çok düz ve açık olan Libya Çölünde aşağı yukarı Nil’e paralele uzanan bir dizi vaha vardır. Arap çölünde  ise değerli taşlardan başka altın, bakır, kalay bakımından zengin vadiler tarafından bölünen çok kurak bir plato yer alır. Bazı vahalar haricinde burada yaşamın devam etmesi mümkün değildir.
Nil'in yaşam verdiği vadi ve çöl arasındaki keskin çizgi gayet net görülmekte.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Roma IV

SUÇ VE CEZA ARENASI


Colesseum, Romalılar için sadece bir eğlence yeri değil, aynı zamanda intikam alınan ve adalet uygulanan bir yerdi. Burada Roma İmparatorluğu’nu ele geçirmek isteyenlere neler olacağının mesajı veriliyordu ve iyi kötüyü her zaman yeniyordu.

Oval şekilli bu görkemli yapının uzunluğu 188 metre, genişliği 156 metre, yüksekliği de 48,5 metre idi. Yapıyı toplam 400.000 ton harç bir arada tutuyor ve duvarlar ile sıralar beyaz traverten ve beyaz mermerle kaplI.

Oval arena 86 metre uzunluğunda ve 54 metre genişliğinde. Zemin tahtalarla döşemiş ve kumla kaplanmış. Bunun altında malzeme odaları, silah depoları, gladyatörler, esirler ve ölümle yargılanan suçluların hücreleri yer alıyordu. Hemen yanında aslan, leopar, ayı ve rakibini öldürmek üzere yetiştirilen vahşi köpeklerin tutulduğu ahırlar bulunuyordu.

Colosseum’un ilginç bir özelliği vardı: Arena, özel bir kanal sistemiyle göle dönüşebiliyordu. Zemindeki tahta kaplamalar kaldırılarak bodrum kat suyla dolduruluyordu. Küçük savaş gemileri bu göl üzerinde ölümüne deniz savaşı yaparak seyircilere görsel bir şölen sunuyorlardı. Savaştan kaçıp suya atlayanlar sudaki timsahlara yem oluyorlardı.

Colosseum’daki oturma düzeni, Roma toplumundaki hiyerarşinin önemli bir göstergesiydi. Arenanın hemen önündeki özel locanın kuzey tarafında imparator, hemen onun karşısındaki şeref locasında ise valiler ve belediye meclisi üyeleri oturuyorlardı. Sonraki sıraya senatörler, rahipler, soylular oturmaktaydı. Yukarıya doğru sivillerden ayrı olacak şekilde askerler oturuyordu. Bu bölümde imparatorluk ailesinin kadınları ve Vesta tapınağı rahibelerinden başka kadın oturamıyordu. Kızlar ve kadınlar üst sıralara oturuyorlardı. Geriye fakirler ve kölelerin gösterileri ayakta izleyebildikleri 5000 kişilik bir yer kalıyordu. 50 dizi halindeki sıralar 37 derecelik bir eğimle yükseldiği için arena her yerden rahatlıkla görülebiliyordu. İzleyicileri yakıcı güneşten koruyabilmek için tente çekiliyordu.

Güvenliğe önem veriliyordu. 80 tane girişi kapısı olan Colesseum’un bir kapısı imparator ve mahiyetine ayrılmıştı. Diğer kapıların numarası ve oturma yeri numaraları davetiyelere yazıldığı için gösteri izlemeye gelenler oturacakları yerleri kolaylıkla bulabiliyorlardı. Aynı şekilde gösteri bitiminde alan, her hangi bir karışıklığa izin vermeden boşalıyordu.

Çok sayıda olumsuzluk da yaşanmıştı. İlk başta tahtadan yapılan Colesseum hatalı statik hesaplamalar, kötü işçilik ve kötü malzeme nedeniyle çökmüş ve yanmıştı. En son İ.S. 64’de imparator Neron zamanında yanınca Colesseum’un taştan yapılmasına karar verildi. İmparator Vespasian zamanında başladığı için “Flavium” diye adlandırıldı.

Colesseum’daki gösteri önce vahşi hayvanların birbiriyle yada insanlarla yaptıkları dövüşlerle başlıyordu. Profesyonel hayvan dövüşçüleri bu konuda eğitim aldıklarından kendilerini nasıl savunmaları gerektiğini iyi biliyorlardı. Ama çoğu dövüşçü bu konuda hiç bir bilgisi olmayan dolayısıyla hiçbir kurtulma şansı olmayan suçlular yada savaş esirleriydi. Hayvan dövüşlerinin ardından arenada mahkeme kararları yerine getiriliyordu. En hafif ceza teşhirdi. Bir görevli suçluyu arenada dolaştırıp ne ile suçlandığını ilan ediyordu. İnsanlarda ayıplayıp yuhalıyorlardı. Sırada demir ile dağlanacak yada kırbaçlanacak suçlular vardı. Ölüm cezası farklı şekillerde yerine getiriliyordu. En korkulanı vahşi hayvanlar tarafından parçalanmaktı. Cellat suçluyu bir direğe hareket edemeyeceği şekilde bağlıyordu. Daha sonra aslan, panter yada köpek gibi günlerce aç bırakılmış hayvanlar suçlunun üstüne salınıyordu. Hayvanlar tarafından tamamen yenemeyen bedenler doktorlar yada tıp öğrencileri tarafından incelenmek üzere ceset salonuna bırakılıyordu.

İnsanları tamamen karamsarlığa boğmamak için arada pandomim, mitolojik gösteriler yapılıyor yada çeşitli ülkelerden gelen fil, sincap, zebra, zürafa gibi değişik hayvanlar gösteriliyordu. Ancak gösterilerin en can alıcı noktasını öğleden sonra başlayan gladyatör dövüşleri oluşturuyordu. Gladyatörler parlak zırhları içinde arenaya çıkıyorlar, imparatoru selamladıktan sonra dövüşe başlıyorlardı. Gladyatörlerin büyük bir bölümü yargılanarak buraya gönderilen suçlulardan oluşuyordu. Özel okullarda yetiştiriliyorlar eğer sağ kalabilirlerse özgürlüklerine kavuşabiliyorlardı. İçlerinde suçu olmayıp şan ve şöhrete kavuşarak yükselmek isteyen gönüllülerde vardı. Ama bunlardan çok azı, sonunda sosyal bir statüye kavuşuyorlardı. Geri kalan çoğunluk ise savaş esiriydi. O güne kadar eline hiç kılıç almayanlar bile vardı. İmparatorun selamlanmasından sonra üç çatallı mızrağı ve ağıyla “retiarier”ler; başlık, kılıç ve kalkanıyla “secutor”lar ikişerli yada grup olarak dövüşmeye başlıyorlardı. Müzik ile ortam ısınıyor ve gösteri akşama kadar sürüyordu.



Şimdi Colosseum olarak bilinen Flavium amfitheatrı, Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile sessizliğe gömüldü. Depremler zarar verse de küçük zanaatçılar ve evsizler için bir barınak oluyordu. Ayrıca bir çok binaya yapı malzemesi sağladı. 1452 yılında Papa V. Nicolaus, Vatikan’daki binalarda kullanmak üzere 2500 araba mermer taşıttı. Ancak 1744 yılında Papa XIV. Benedictus, arenanın tam ortasına bir haç dikip uyardıktan sonra bu yağmalar son buldu.

 Jean-Leon Gerome'un bu tablosu üzerine baş parmağın aşağı olması izleyicilerin kan görmek istedikleri anlamını yaratmıştır. Ancak son yapılan araştırmalarda; gladiyatörün rakibini öldürmesi için yapılan hareketin baş parmağın boğaza doğru işaret edilerek yapıldığı anlaşılmıştır.

8 Ekim 2010 Cuma

Roma III

BÜTÜN YOLLARA ROMA'YA ÇIKAR


Roma Yol Sistemi


İmparatorluğun genişlemesi, Roma’yı Akdeniz çevresindeki bütün ülkelerle ekonomik, politik ve askeri ilişkiler kurmaya itti. En ücra bölgeleri birbirine bağlamak için büyük bir yol sistemi kurma düşüncesi geliştirildi. Böylece pek çok bakımdan modern karayolları ağının iskeleti sayılan antik dünyanın en büyük projelerinden biri gerçekleştirildi.

En eski ve şöhretli Roma yolu olan Via Appia İ.Ö. 312 yılında Roma’da nüfus, mülk ve töre işlerine bakan görevli Appius Claudius tarafından Roma ve Capua’yı birleştirmek için yaptırıldı. Bu yol daha sonra Brindisi’ye kadar uzatıldı ve yüzyıllar boyunca güzellik ve teknoloji örneği olarak kaldı. Bu yolun inşasını diğerleri takip etti. Umbria’yı aşarak Roma’yı Rimini’ye bağlayan Via Flaminia (İ.Ö. 220) ve 280 kilometre uzunluğundaki Rimini’den Piacenza’ya ulaşan, Orta İtalya ile bereketli Padana Ovası arasındaki trafiğin gelişmesini sağlayan Via Emilia gibi.

Bir yol çoğunlukla askeri nedenlerden ötürü inşa ediliyordu; birliklerin veya habercilerin hızlı yer değiştirmelerini sağlamak ve yeni ele geçirilmiş topraklarda Roma egemenliğini sağlamlaştırmak için. Bununla birlikte, kısa süre sonra yeni yollar ticari trafik için önem kazanacaktı.

Yol ağının genişlemesiyle birlikte, atlı kuryelerin hizmet verdiği bir posta servisi kuruldu (cursus publicus). Augustus, her 30-40 kilometrede bir kuryelerin atlarını değiştirebilecekleri ara istasyonlar (stationes) kurarak bu kurumu geliştirdi. İyi bir kurye, günde 150 kilometre yol alabiliyordu. Servis bir süre için sadece devlet yazışmaları için kullanıldı. Ama Nerva ve Traianus dönemlerinde özel yazışmalar da ulaştırılmaya başlandı.



Karayolu seyahatleri genellikle oldukça yavaştı. Bir keresinde Tiberius 320 kilometreyi 24 saatte gidebilmişti. Caesar ise Galya’dan Roma’ya dönmek için bir hafta harcamıştı. Şair Orazius Roma- Brindisi arasındaki mesafeyi 12 günde almıştı ki bu da günde ortalama 50 kilometredir.




           Roma Mil taşı

Seyahat etmek çoğu zaman yorucu ve riskliydi, özellikle geceleri haydutların saldırması tehlikesi vardı. Haberciler geçtikleri bölgelerde yöneticilerin sağladıkları bir muhafız ile ilerliyor ve hazine sayılabilecek para karşılığında konaklama imkanı bulabiliyordu.

Sıradan bir yolcu için ise, kuşkusuz böyle bir koruma söz konusu değildi. Orazius’a göre aç gözlü meyhaneciler tarafından işletilen pis ve ıssız hanlarda yolcular boğazlanmazsa soyulma riski ile karşı karşıya idi. Yolculuğu sonlandırmayı becerebilenler ancak birkaç arkadaşla birlikte yolculuk eden ve aynı odayı paylaşanlardı. Belki de bu yüzden ünlü coğrafyacı Strabon çoğu yeri görmeden, duydukları ile yazmıştır.

Roma yolları teknik olarak o kadar başarılıdır ki üzerinden 2000 yıl geçmesine rağmen hala üzerinde ot bitmemiştir. Bizde ise bir kaldırım yada asfalt yolda bile bir sene içinde ot bitebilmektedir. Bu da bize her şeyin teknoloji olmadığının en güzel kanıtıdır.





6 Ekim 2010 Çarşamba

Güz



Aslında son yıllarda tüm mevsimleri tek tek sevdiğimi farkettim. Her mevsim değişimi beni hem hüzünlendiriyor, hem de mutlu ediyor. Ancak Güz'ün bende yeri biraz daha farklı. Aslında giyimde sarıyı sevmeme rağmen, doğada sarı rengi çok seviyorum. Ne kadar sarı yapraklar hüzün verse de, bana aynı zamanda bir huzur veriyor. Mevsim yazdan güze dönünce, havalar serinler, güneş sizi ısıtır ama yakmaz, rüzgar sizi üşütür ama dondurmaz... Güzde kitap okumak, Bach dinlemek güzeldir... Güz güzeldir...

8 Eylül 2010 Çarşamba

3 Eylül 2010 Cuma

Roma II


ROMA ORDUSU
Bir çok fetih savaşında gösterdikleri başarı göz önünde bulundurulduğunda Roma ordusu antik dönemin en güçlü askeri örgütü olrak tanımlanabilir. Krallar zamanında 17 - 46 yaşları arasındaki her Romalı erkek askerdi. Ama ordu yalnızca savaş zamanında toplanıyordu. 300 süvari ve 3000 piyadeden oluşan bir lejyon kuruluyordu. Lejyon kral tarafından yönetilen küçük birliklere bölünüyor, çatışmanın sonunda askerler terhis ediliyordu. Cumhuriyet döneminde her biri bir konsülün emride 4200 piyade erinden oluşan iki lejyon vardı. Konsüle 6 üst rütbeli subay yardımcısı oluyordu. Bunlar bilrikler arasından yüzbaşı ve astsubaylar seçiyorlardı. Savaşta lejyonerler üç sıra halinde diziliyorlardı. Birinci sırada uzun mızraklar (hasta) taşıyan mızrakçılar; ikinci sırada ön saflar (aslında birinci sıra oluyordu priceps-birinci); üçüncü sırada üçüncü saf (triari) ve kıdemli askerler bulunuyordu. Sonuncusu ise son darbeyi indirmek üzere savaşa katılıyordu. Hepsi kısa bir kılıç (gladius) ve dörtgen bir kalkan taşıyorlardı. Savaşa mızrakla silahlanmış gönüllüler de katılabiliyordu. Lejyona İtalik müttefiklerin piyade ve süvarileri (socii) de destek oluyordu. Süvariler kanat kısmında savaşıyorlardı bu nedenle onlara latince kanat anlamına gelen "alae" adı veriliyordu.

İ.Ö. I. yüzyılda konsül Gaius Marius gönüllülerden oluşan daimi bir ordu kurdu; lejyonları birliklere ayırdı, askeri birliklerin en güçlü taktiklerini bunda birleştirdi. İtalikler düzenli orduda gönüllü askerlik yapabiliyorlardı. Bu nedenle yardımcı birlikler (auxilia) kırsal alanlara yaşayanlardan meydana geliyordu. Marius'un reformu levazım takımını da küçülttü. Her asker geçici olarak yerleşmek için gereken malzemelere kadar herşeyini kendi taşıyordu. Taşıdığı yük 30 - 40 kilo civarındaydı. O nedenle bu askerlere "Marius'un Katırları" denmesi bu nedenledir.

Cumhuriyet sona erdiğinde ordu 45 lejyondan oluşuyordu. Augustus bu sayıyı 25 indirdi. Bu kudretli askeri güç yeni topraklar fethetmek, saldırıları püskürtmek ve isyanları bastırmak için görevliydi. Lejyonlar daima Romalılar'dan oluşuyordu. İ.S. 100 yıllarında yayılmacı siyasetini sürdüren imparatorluk ordusunun büyük bir kısmını İtalik olmayan halklardan oluşturuyordu. Kırsal kesimlerden 500 - 1000 adam yardımcı olarak askere alınıyordu ve bunlar ilk saldırıda savunma yapıyorlardı. Onlar sayesinde ordunun hareket yeteneği artıyordu. Bu yardımcılar becerikli okçular olan Suriyeliler, çok iyi binici olan Trakyalılar'dan oluşuyordu. Terhis edildikten sonra , başarılı olan yardımcılar Roma yurttaşlığı hakediyorlardı.

Littori

Monarşi döneminde ve sonra Cumhuriyet süresince Roma'da üst düzey otoritenin simgesi olan balta ve kampçıyı taşıyan bir şeref kıtası bulunuyordu. Littori denilen bu muhafızlar kralı daha sonraları konsülü izliyorlardı. Görevleri sarayın kapsında bitiyordu, onlar aynı zamanda adalet işlerini de yürütüyorlardı. Ancak yeterli korumayı sağlayamıyorlardı. O nedenle İ.Ö. 2. yüzyılda Scipia Emilianus 500 askerli bir kıta oluşturdu. Muhafiz kıtası adı verilen bu kıta komutanın özel alanını da korumakla sorumluydu. Bu birlik başlangıçta Roma yurttaşı olan gönüllülerden oluşuyordu. Daha sonra kırsal kökenliler de kabul edilmeye başlandı. Maaşları lejyonerlerden daha yüksekti. Augustus sayılarını arttırdı.


I. yüzyılın başında kent merkezinden uzak birlikler Urbe'ye geçerek burda politik bir güç elde ettiler. Bu durum tarihte büyük önem taşıyacak bir olaydı. Bu birlikler zamanla devlet işlerine el atacak, işi imparatoru oldurup yerine kendi istediklerini geçirene kadar vardıracaklardı. Bu durum Constantinus'u muhafiz kıtasını feshetmesine kadar sürdü.






SANCAKLAR

Sancaklar, Roma ordusunda birlik kuvvetini ruhunu simgeliyorlardı. Aynı zamanda savaş sırasında birliklere emir vermeyi kolaylaştırıyordu. Her askeri birlik ve bölüğün kendi sancağı vardı. Bu sancaki birliğin askeri nişanıyla sırık üzerinde taşınırdı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Roma I

KÜÇÜK BİR KENTTEN DEV BİR İMPARATORLUĞA

Senatus Populus Que Romanus
Roman Senatosu ve Halkı
Roma'nın yükselmesinden önce İtalya yarımadasında küçük köylerden oluşmuş pek çok yerli topluluk yaşıyordu (Umbrialılar, Liguryalılar, Samnitler v.b.). Bu toplulular oldukça farklı köklerden ve geleneklerden gelme insanlardı; Etrüskler ve Yunanlılar gibi. İçine kapalı olan bu toplumların ekonomileri çobanlığa dayanıyordu. Yunanlıların ve Etrüsklerin kültürel seviyelerinden oldukça uzaktılar. İ.Ö. 9. yüzyıl civarında demir teknolojisininde yayılmasıyla bir kaç İtalik toplum, yeni bir bakış açısını tanıyacak ve kendilerinden önceki gelişmiş uygarlıkların sanat eserlerindeki ve elişi tekniklerindeki özgürlüğün varisi olacaklardı.
Bu insanların sahip oldukları güç yaşadıkları toprakların hakimi olmalarını, buradaki varlıklarını, yakınlardaki güçlere kıyaslayınca kendi kültürel kimliklerini korumaya olanak veriyordu. Bu toplumlara örnek olarak Samnitler gösterilebilinir. Bu korku salan savaşçı toplum Napoli dışında İtalya'nın Campania bölgesindeki bütün Etrüsk ve Yunan kentlerini işgal etmeyi başarmıştı. Aynı zamanda Roma yayılması sırasında topraklarını korumak için büyük bir direniş göstermişti.
Etrüsklerin kökenleri konusunda tarihçiler net bir bilgi veremiyorlar, dilleri de henüz çözümlenemedi. Ancak sanatları onların Anadolu'dan gelmiş olabilceklerini düşündürüyor.

Etrüskler, İtalya'da İ.Ö. 8. yüzyıl sıralarında ortaya çıkmışlar ve Etruria'dan yavaş yavaş kuzaye ve güneye doğru yayıldılar. Onların yerleşim alışkanlıkları genel olarak bir tepenin doruğuna yerleşmek şeklindeydi. Siyasal olarak başlarında "lucumon" adında bir reisin bulunduğu soylu kast tarafından yönetilen bağımsız kent devletleri kurmuşlardı. Kentleri yalnız dinsel ve kültürel bağlar bir arada tuttuğu için siyasal birlik yeterli değildi. Bu eksiklik Roma yayılışı karşısında direniş kapasitesinin de yetersiz olmasının nedeniydi.
Aynı dönemde Yunanlılar daha güneyde anavatandan bağımsız pek çok koloni kent - devlet kurmuşlerdı. Bu koloniler ticaret esaslı bir işleyişe sahip olmanın ötesinde Yunanistan ve Batı Akdeniz arasındaki deniz yollarını da koruyorlardı.
Etrüskler ve Yunanlılar arasında gelişen ticaret ilişkileri diğer sınır toplumlarını da ilgilendiriyordu ama yine de çalkantılı bir dengeden söz edilebilirdi. Etrüskler'in güneye ve Campania'ya doğru yayılmaya devam etmeleri karşı silahlanmasyı kaçınılmaz hale getiriyordu.
İ.Ö. 600 yılında Yunanlılar Etrüskler'in deniz güçlerine meydan okumaya başladılar. Bunu İ.Ö. 474 yılında Etrüsk filosunu Cuma sularında bozguna uğramasıyla sonuçlanan bir dizi savaş izledi.
Anakara üzerinde Etrüskler, Orta İtalya'da bir kent konfederasyonu kuran Latin toplumunun saldırısına maruz kalmışlardı. Bir süre sonra bu Latin kentleri arasında iç çatışmalar çıkmış ancak kentlerden biri Roma hepsinin üstünde egemenlik kurmaya başlamış ve Roma böyle doğmuştu.

17 Ağustos 2010 Salı

En Uzun Gece...


11 yıl önceydi, saat gece yarısını geçmişti... Kitap okuyordum, birden masamın üzerinde duran el feneri gözüme ilişti. İçimden "Ne zamandır pili yok pil takayım" dedim ve walkmenimden pilleri çıkarıp el fenerine taktım. Biraz daha kitap okudum ve balkona çıktım. Denize doğru bakınca birden bir ürperme oldu içimde nedense korktum, "Hayrolsun" dedim ve baş ucuma el fenerini, telefonumu koyup yattım. Ne kadar uyumuşum bilmiyorum bir gürültü ve sarsıntı ile uyandım, "Tüpraş patladı" ya da "Bomba attılar heralde" diyordum deprem olduğunu bir süre sonra anladım. Ablam ellimi tutmuştu, şiddetli bir çatırdama sesinden başka bir şey duymuyordum. Sonradan öğrendik 45 saniye sürmüş bize saatler sürmüş gibi geldi. "Dursun artık Allahım" diyordum. Bir anda durdu. Koridora çıktık ben dönüp telefonumu ve el fenerini aldım. O zamanlar yeğenim biz de kalıyordu onu kaptım anneme el fenerini verdim. Yeğenimi telefonun ışığı ile aşağı indirdim. Annem ve ablam ise 1,5 saat önce pil koyduğum el feneri ile aşağıya indi. Gün ışımak bilmedi. Sabah olana kadar depremler birbirini takip etti. Arabanın içinde sabahı bekledik araba adeta bir beşik gibi sürekli sallanıyordu. Gün aydınlandı ve sonra... Sonrası yok. O gün kimi çocuğunu, kimi anasını babasını, kimi herşeyini kaybetti. Hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Unutulmadı. Acısı hala taze... Kızıma anlatmak istemediğim en acı anım.
Depremde kaybettiklerimizi rahmetle anıyorum...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Bithynia'da Din

Kybele
İsis

Bithynia’da Roma öncesi dini yapısı Anadolu’nun geneli ile paralellik gösterir. Yerel kült Kybele ve Men kültü yanında Yunan tanrılarından Zeus, Hermes, Athena, Dionysos, Asklepios, Demeter, Thykhe ve deprem ile ilişkilendirebileceğimiz Poseidon tapınımları görülmektedir.
İ.Ö. 3 yy’da Bithynia’da Mısır kökenli tanrı tapınımları dikkat çekmektedir
[1]. İsis, Sarapis, Anubis ve bunun yanında yazıtlarda[2] “ ve diğer tanrılara” ibaresinden anlaşıldığına göre Osiris ve Ammon tapınımları da yaygındı ve Mısır tanrıları kültlerinin Roma İmparatorluk döneminde de devam ettiği gözlenmiştir.

Roma İmparatorluk Döneminde en belirgin tapınım İmparatorluk kültü ve tanrıça Roma tapınımıdır. İ.Ö. 29 yılında Nikomedeia kenti, Pergamon ile birlikte bu kültün ilk uygulayıcısı olma hakkını elde ederler
[3]. Daha sonra Anadolu’da oldukça büyük bir ilgi görür. Bunun ile birlikte Tanrıça Roma ve Tanrılaştırılan Caesar kültü de Nikaia başta olmak üzere zamanla diğer Bithynia kentlerinde de tapınım başlamıştır. Birinci yüzyıldan itibaren neokoros “ tapınak muhafızlığı” unvanı yaygınlaşmaya başladı. Bu kentin Augustus kültü ile ilgili senatoya başvurma sürecinde başarılı olduğunu gösteren bir unvana dönüştü ve övünç kaynağı olarak kullanılmaya başlandı[4]. Bithynia kentlerinden Nikomedeia ve Nikaia bu unvanı kullanmışlardır[5].

Roma döneminde devam eden Yunan tanrıları tapınımları çeşitlilik gösterir. Zeus, Hermes, Ares, Poseidon, Aphrodite, Dionysos, Artemis, Apollon, Eros, Nemesis, Eirene, Hephaistos gibi Yunan tanrıları tapınımları bilinmektedir. Roma döneminde Anadolu kökenli tanrı tapınımları yoğunluğunu sürdürür, Kybele (Magna Mater) ve Men tapınımlarının yanında Sabazios
[6] tapınımı yaygındır. Sabazios, Dionysos gibi bereket, bağ, bahçe ile ilişkilendiren bir tanrı olarak bilinmektedir. Bereket tanrısı olarak diğer bir tanrı olan Zeus kültü ise farklı epitheton’lar ile tapınımı çeşitlenmiştir. Zeus Bronton[7] en çok tapınım gören külttür[8]. Bununla birlikte Zeus Sarnendos[9] nadiren Zeus Bennios[10] gibi epitheton’lar ile Zeus kültü devam etmiştir.

Hıristiyanlık, Bithynia bölgesine oldukça erken bir dönemde girmiş ve yaygınlaşmıştır. Eyalet valiliği sırasında Plinius’un İmparator Traianus’a yazdığı mektuplarda Hıristiyanlardan bahsetmektedir
[11] . Bu mektup, Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılmasına ilişkin ilk belgelerden biridir. Plinius, Traianus’a yazdığı mektubunda, Hıristiyanların sorgulanmasının nasıl yapması gerektiğini bilmediğini belirterek, İmparator’a danışmayı uygun gördüğünden bahseder[12] . Plinius yaptığı soruşturma hakkında bilgi vererek, ilk Hıristiyanların nasıl ibadet ettiklerini da aktarır. İmparator ise cevap olarak[13], Plinius’un doğru bir yol izlediğini belirtir.

Kaynak: Deniz Güçlü, Tarihsel Yazıtlar Işığında Bithynia Tarihi (2007-Antalya Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi)

[1] I.v. Kios, nr.21, 22, 23[2] I.v. Kios, nr. 23[3] Price, Ritual and Power, s.58[4] Price, Ritual and Power, s.64[5] bak. yazıt nr. 28, 29, 30, 41[6] TAM IV, nr.59, 60, 79[7] Zeus Bronton kültü için ayrıca bak. N. Eda Akyürek Şahin, Zeus Bronton. Die bildliche Repräsentation des großen Bauerngottes Phrygiens, Münster 1997, (basılmamış) Y. Lisans Tezi; N. Eda Akyürek Şahin, Phrygia'da Çiftçi Tanrısı: "Dii Brontonti Eukhen" , Antalya 2002, (basılmamış) Doktora Tezi[8] I.v. Nikaia, nr. 1080-1105, 1504, 1507-1511; I.v. Prusa ad Olympum, nr. 1014, 1015; TAM IV, nr. 58; I.v. Klaudiupolis, nr. 60[9] I.v. Nikaia, nr.1128[10] I.v. Nikaia, nr. 1503[11] Plin. Epi. 10.96-97[12] Plin. Epi. 10.96[13] Plin. Epi. 10.97


14 Temmuz 2010 Çarşamba

Klasik Yunanca

Klasik Yunanca Bir yazıt (Delphi) Linear B (Phaistos Diski)
Yunanlıların yarattığı ilk ve en büyük sanat eserleri kendi dilleridir. Yunanlılar kendi dillerinin konuşmayan halklara Asya, Afrikalılar, Makedon ve Romalılar da dahil olmak üzere “Barbar” demişlerdir. Anlamadıkları için ve karşılarında bar bar konuşan insanları bu şekilde tanımlamışlardır. Daha sonra barbarlık bir kültür kavramı haline gelmiştir. Yunanca konuşup düşünen biri artık barbar değildir.

Yunan kültürü içinde yazıyı ilk olarak Myken yazısı ile görmekteyiz. Michael Ventris tarafından çözülmüş olan Myken yazısı Linear B yazısı İ.Ö. 1450-1200 yılları arasında tarihlendirilir. “Saraylar Sonrası Çağ” olarak adlandırılan bu dönemde Yunanistan anakarasında yerli halk Akha’lar görülmektedir. Mykenai, Attika, Tyrnys ve Boitoia kentlerinde yazıya dair buluntular söz konusudur. Sağdan sola yazılan Linear B’de her işaret bir heceye karşılık gelir. Tüm heceler sesli harf ile biter ve 88 işaretten oluşur. Grekçe ile büyük oranda benzeştiğini ve öncülü olarak görebileceğimiz söylense de Yunan dilinin sonsuzluğu karşısında Linear B’nin yetersiz kalmaktadır. Linear B’de Yunanca yerine başka bir dil için düzenlenmiş olmalıdır. Linear B’deki işaretlerle Yunanca’daki konsonant gruplarını yazmaya yeterli değildir.


Yunan alfabesinin doğuşu ile ilgili Herodotos (V. 58) “Fenikeliler Helenlere bilim ve yazıyı öğrettiler” der. Fenikeliler olarak Kadmos’u kasteder.


Yunanlılar kendi yazılarını kendileri icat etmemiştir. Yunan alfabesinde kullanılan harflerin Fenike kökenli olduğu aşikardır. Harflere verilen isimler Fenikelilerin verdikleri isimler ile büyük benzerlik gösterir.



Fenike Alfabesi: Alef (öküz), Bet (ev), Gimel (deve), Dalet (el)
Yunan Alfabesi: Alfa, Beta, Gamma, Delta




Fenikeliler ile sıkı ticari bağların olması ve zaman içerisinde malları belirlemede kullandıkları işaretler dikkatlerini çekmiş ve kendilerini uyarlamışlardır.
Kendi dillerini daha iyi ifade etmek için ünlü harfler ile yeni harfler eklemişlerdir. Bu harfler Φ (phi), Χ (khi),Ψ (psi) dir. Ionia bölgesinde uzun ve kısa o sesini ayırt etmek için Ω (omega) ve uzun ve kısa e sesini ayırt etmek için η (eta) harfleri alfabeye kazandırmışlardır. Kısa sürede bu harflerin kullanımı bütün Yunanistan tarafından benimsenmiştir.


LEHÇELER:Farklı lehçeler ve ağıları olan Yunanca’da temek olarak dört büyük yazın dili vardı. Bunlar Ionca, Dorca, Aiolce ve Attika lehçeleri. Bunlardan başka lehçelerde vardır Akaca ve Kuzey Batı Yunan lehçesi (Epirus) yazı hayatı yerine konuşma olarak ve lokal bir şekilde kalmıştır.


A. ION-ATTIKA LEHÇESİ


Ionca: Ionia bölgesi, Khios ve kıyı kentlerinde konuşulmuştur. Bu lehçe Ionia uygarlığının parlamasıyla yüksek düzeyde bir edebiyat dili haline gelmiştir. Ion lehçesi ile yazanlar, Homeros, Hesiodos, elegia ve iambos ozanları, Hekataios, Hippokrates. Fakat bu dille yazılmış en önemli eser Herodotos’un eseridir. Üstelik Herodot bir Dor kenti olan Halikarnassos’lu olmasına eserini rağmen Ionca ile yazmıştır. Ion lehçesi, İskenderiye döneminde Rhodoslu Apollonios tarafından bazı şairler tarafından da kullanılmış ve yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır.


Attika: Başlangıçta yalnızca Ion lehçesinin bir bölümüm olan Attika lehçesi Perikles dönemindeki yazarlar tarafından geliştirilerek ayrı bir lehçe haline geldi. Attika bölgesinde konuşulan bu lehçede tragedia şairleri Aiskhylos, Sophokles, Euripides, komedia şairi Aristophanes, ünlü hatipler Demosthenes, Aiskhines, İsokrates, tarihçiler Thukydides, Ksenephon, filozoflar Platon ve Aristoteles eserlerini yazmışlardır.


B. AIOL LEHÇESİ
Bu lehçe başlangıçtaki Yunan diline en yakın dil olduğu düşünülmektedir. Anadolu’da Aiol kolonilerinde, Smyrna’nın kuzeyinde, Hellespontos’ta, Boetia, Teselya, Lesbos’da konuşulmuştur. Aiol lehçesinin en büyük temsilcileri Sappho ile Alkaios’dur.




C. DOR LEHÇESİ


Büyük oranda Peleponnesos (Arkadia bölgesi hariç), Girit, Sicilya Karia ve Rhodos’ta konuşulmuştur. Edebi bakımdan yapay bir dildir. Bu lehçede yazanlar Dorca konuşulan bir bölgede doğmamışlardır. Simonides bir Ion adası olan Keos’tan, Pindaros ise Aiol lehçesinin konuşulduğu Boiotia’dandı. Simonides ve Pindaros’tan başka Alkman , Theokritos, Epikharmos , Pythagorasçılar ve tüm koro şairleri.

D. ARKADIA-KIBRIS LEHÇESİ
Arkadia ve Kıbrıs’ta konuşulan bu lehçe, edebiyat dili olarak kullanılmamıştır.

E. ORTAK DİL
İ.Ö. IV. Yüzyılın ortalarından itibaren, Peloponnesos savaşları sonunda Attika Lehçesi ortak bir edebiyat dil olarak kabul edilmişti. İskender, fetihleri sonucu bu dil doğuya götürünce dil saflığını kaybetti. Üstelik idari,resmi, ticari ve edebi bakımdan ortak bir dil kullanılmak zorunlu bir hale gelmişti. Attika lehçesi ile Ionca karışarak κοινί δίαλεκτος yani müşterek lehçe denmiş ve tüm Helenistik Devletlerde kullanılmıştır.

YUNAN EDEBİYATININ DÖNEMLERİ:



EPİK ÇAĞ: Homeros öncesi edebiyat, Homeros, didaktik destan ve Hesiodos, epik kyklos[İlyada ve Odysseia dışında kalan destanlara topluca epik kyklos (epik çevre,destan çemberi)denir).




LİRİZM VE NESRİN BAŞLANGICI: Elegiak şiir, iambik şiir,solo liriği, koro liriği. Nesrin başlangıcı, ilk filozoflar ve ilk felsefi okullar, tarih yazımının başlangıcı, ilk logographlar ve Herodotos.



ATTIKA DÖNEMİ: Tragedia ve komedianın doğuşu, en önemli şairleri, tarih yazımı, felsefe ve hitabet.



İSKENDERİYE DÖNEMİ: Gramer ve eleştiri çalışmaları, nesir (tarih, coğrafya, felsefe) ve şiir türünde verilen eserler.



ROMA DÖNEMİ: Nesir ve şiir türünde verilen çeşitli eseler.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Frigce


Frigcenin yayılış alanı Orta Anadolu’da Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar bölgelerinden, Kızılırmak bölgesi ve Kastamonu çevresine kadar uzanmaktadır. Frigce yazıtlar iki kısma ayrılır: Eski Frigce yazıtlar İ.Ö. 8. - 4. yüzyıllara tarihlendirilir. Yeni yada Geç Frigce yazıtlar Roma İmparatorluk döneminde yazılmıştır.
Friglerin alfabesinin Yunan alfabesiyle aşağı yukarı aynı tarihlerde kullanılmaya başladığı düşünülmektedir. Lidya, Karya ve Likya alfabeleriyle benzerlik gösterir.


Yeni Frigce metinler genellikle Yunanca ve Frigce birlikte verilmiştir. Mezar taşlarındaki bu yazılarda Yunanca metinlerin altında Frigce bir lanet formülü eklenmiştir. Mezar yazıtları içinde sadece Frigce olanlar nadirdir.


Frigce bir Hint – Avrupa dili olduğu anlaşılmıştır fakat Hititçe, Luwice ve Palaca’ya en uzak dil olduğu da tespit edilmiştir.


Frigler ile Yunan ve Makedonların Balkan yarımadasında birbirlerine yakın bölgelerde yaşadıkları kabul edilmektedir. Özellikle Frigler ile Makedonların dil olarak birbirlerine daha yakın oldukları düşünülmektedir. Makedonca ve Frigce arasında bazı benzerlikler saptanmıştır. Yunanca ile de benzerlikler olsa da Makedonca kadar değildir.


Friglerin balkanlardan İstanbul boğazı üzerinden Anadolu’ya göç etkilerinden Herodotos bahseder. İ.Ö. 1200 lerde deniz halklarını göçleri sırasında Friglerin de Anadolu’ya geldikleri sanılıyordu ancak Friglerin göçlerinin tarihi 100 hatta 900 lerde olduğu kabul görmektedir.
Frigler Anadolu’da Hitit- Luwi- Pala çağından kalan yerli halk ile karşılaşmış hatta onlardan bazı kişi adları ile yer adlarını almışlardır.
Genel olarak Frigce yazıtların olduğu bölgelerde aynı çağa ait Hiyeroglif- Luwice dil anıtlarına rastlanmamaktadır.


Friglerin Anadolu’ya hakimiyetleri Kimmerlerin istilası ile İ.Ö. 750-650 yıllarında zayıflamıştır.


Frigler Asurlular ve Urartular ile çağdaştır ve onlar ile ticari ve siyasi ilişkileri vardı.


Eski Frigce metinle ile yeni Frigce arasında 500 yıllık bir boşluk vardır. Friglerin son kalıntılarına İ.Ö. 5 yüzyılda rastlanılır.

29 Haziran 2010 Salı

Pala Dili ve Urartu Dili


PALACA:


Pala sözüne ilk kez İ.Ö. II. Binin ilk çeyreğine ait Asurca metinlerde rastlanılmıştır. Pala dili de Hint – Avrupa dil grubuna aittir bir dildir. Pala halkı da Hititler ve Luwiyalılar gibi aynı dönemde Anadolu’ya yerleşmiş olmalılar. Pala bölgesi kabaca bugünkü Kastamonu ve çevresi olarak lokalize edilmektedir. Palaca olarak elimize geçen yazılı metin yok denecek kadar azdır. Hitit metinlerinde Pala ülkesi Hitit ülkesinden farklı, başka bir ülke olarak kabul edilmekte ve bu şekilde anılmaktadır.
Hititçe ile benzerliklerine örnek:
Palaca
Ahu (içmek)

Apa (o)

Ar (varmak)


Hititçe

Eku

Apa

Ar



Urartuca

URARTUCA:

İ.Ö. 9-7. yüzyıllara ait yeni Asur çivi yazısı ile yazılmış taş yazıtlar olarak ele geçen Urartuca metinler İ.Ö. 2. binde Çukurova, Doğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya bölgesinde yaşamış olan Hurrice dilinin bir devamı olup, bu dil gibi bitişken bir dildir.
Urartuca, Hurrice kadar geniş bir alanda konuşulmamıştır. Merkezi Van olmak üzere, Erzincan, Kars, Ermenistan, Azerbaycan’ı, Urumiye gölü bölgesi ve güneyini içine alan bir bölgede konuşulmuştur.
Urartu dilinde ele geçen yazıt sayısı 180 kadardır. Elde oldukça az çift dilli yazıt olmasından dolayı çözümleme çalışmaları oldukça ağır gitmektedir.
Irak - İran sınırında bulunan Kelişin geçidinde bulunan Kelişin steli ve onun yakınlarında bulunan Topzave stelinde, Urartuca dilinde Asurca tercümeleriyle yazılması nedeniyle dilin çözülmesi bu iki stel oldukça önemlidir. Bu yazıtlar sayesinde bazı kelimelerin anlamı ve gramer kurallar hakkında bazı bilgiler elde edilmiştir.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Hurrice




Hitit metinlerinde bir diğer komşu dil olan Hurrice için Hurlili sözü kullanılır metinlerde. Hurrice İ.Ö. II. binde Doğu Anadolu’da ve kuzey Mezopotamya’da en çok konuşulan dil idi. Hurriler İ.Ö. III. binde Doğu Anadolu dağlarında ve Kuzey Mezopotamya’ya yerleşmişlerdi. Kuzey Mezopotamya’nın Hurrice konuşulan bölgesine Subartu adı veriliyordu. Hurrilerin Güney Kafkasya ve Hazar denizi’nin güneyinden Doğu Anadolu’ya geldikleri sanılmaktadır.

I. Hattuşili zamanında Hurriler ile yakından tanışan Hititler, daha sonraki dönemlerde Halep ve Babil egemenliği için muhtemelen savaşmışlardır. II. binin ortalarında Hurriler Kizzuwatna bölgesi ile, güney doğu Anadolu, Kuzey Suriye, Filistin bölgesine kadar yayılmışlarıdır. Bu dönemde Kizzuwatna’da Hurrice ile birlikte Luwice bir arada konuşulmaktaydı.


Boğazköy’de bulunan Hurrice metinlerin büyük çoğunluğu dinsel içeriklidir. Hurrilerin başında Ari kökenli bir hanedan vardı ve devletin adı Mitanni idi. Hurri panteonunda Sanskrit kaynaklarında tanınan İndra, Mitra, Varuna gibi tanrı adlarına rastlanılması Ari kökenli bir hanedan tarafından yönetildiğini göstermektedir. Mitanni devletinin merkezi olan Waşukanni’nin yeri henüz bulunamamıştır. Hititler savaş arabalarının atları için yetiştirici olarak Mitanni ülkesinden getirilen uzmanları kullanıyorlardı.


En önemli Hurrice anıt Mitanni kralı Tuşratta’nın Mısır firavunu III. Amenophis’e yazdığı 400 satırlık mektuptur.


İmparatorluk çağında Hurri kültürünün özellikle Hurri dininin Hitit kültürüne çok etkisi olduğu görülmektedir. Hitit panteonun da Hurri tanrılarının çok önemli bir yeri vardır. IV. Tuthaliya zamanına ait olan Boğazköy’ün kuzeyindeki Yazılıkaya açık hava tapınağındaki tanrı adlarının büyük çoğunluğu Hurrice’dir.


I. Suppiluliuma tarafından yıkılan Mitanni Devleti, yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başlamış ve Hurri dili de özellikle Luwice karşısında gerilemeye başlamıştır.


Hurrice , Sümerce, Hattice, Urartuca ve Türkçe gibi bitişken bir dildir. Hurrice de Türkçe’de olduğu gibi gramerde cinsiyet ayrımı ve önek yoktur. İsimler ve fiiller son eklerle çalışırlar.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Yeni-Platonculuk (Neoplatonizm)




Antikçağ sonlarında felsefeye dayanarak dini bir dünya görüşü geliştirme denemelerinden ilki olan Yeni-Platonculuğun, kendisinden sonraki gelişme üzerinde büyük etkisi olacaktır. Çünkü bu çığır, batı ve Doğu mistizmlerinin başlıca kaynaklarından biridir ve Rönesans ötelerine kadar Platon felsefesi daha çok Yeni Platonculuk kılığında ele alınacaktır.

Bu çığırın kurucusu Plotinos’tur (203-270). Plotinos felsefesini Platon’a dayanarak açıklamaya büyük değer verir; kendi düşüncelerini hep Platon’un yapıtlarındaki bir yere dayatarak yorumlamayı dener; ayrıntılarında bile Platon’un bir öğrencisi olduğu inancındadır. Platon felsefesine bu çok sıkı bağlığından başlattığı çığırda yeni Platonculuk adını almıştır. Ama Pltotinos’un öğretisinde Aristoteles ve stoa’nın da etkisi var.Plotinos Doğu ve Hint bilgeliliklerine büyük bir ilgi duymuştur; Bunları yerlerinde öğrenmek için yolculuklara da çıkmıştır. Buralardan etkiler aldı mı; pek belli değildir. Buna karşılık gününde Hıristiyan
Gnostikleri ile savaşmıştır. Kendisinden sonra da Yeni-Platonculuk, gittikçe yayılıp yerleşen Hıristiyanlığa karşı paganizmin başlıca savaş alanı olacaktır.


Plotinos, başlıca hocası Ammonius Sakkas’ın etkisinde kalmıştır. Ammonius Sakkas hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Kendisine çuval hamalı adı takıldığına göre yoksul bir kimse olmalı. Önce Hıristiyanmış sonra Hıristiyanlıktan çıkarak kendini felsefeye vermiş. Öğretici ve insan olarak öğrencileri üzerinde çok büyük bir etkisi var. İşte İskenderiye de 28 yaşında iken felsefeye büyük bir ligi duyup çeşitli filozofları dinleyen ancak hiç birini beğenmeyen Plotinos sonunda aradığı öğretiyi ve öğreticiyi Ammonius Sakkas’ta bulmuştu on bir yıl onun yanından ayrılmamış, onun en yakın dostu ve öğrencisi olmuştur.


Plotinos Mısır’da Lykopolis’te doğdu. Ailesinden pek bir şey bilinmiyor. Kendisi bunların sözünü etmez, bu gibi şeyleri umursamazmış. Çok sade dünya zevklerinden uzak bir hayat yaşadı. Ömrünü pek özlediği Tanrı’ya yükselme çabası içinde geçirdi. “Bir beden içinde barındığı için utanırmış” öylesine maddeden uzak kalmak istermiş. Onun iin resminin, heykelini yaptırmazmış. O günlerde pek değer verilen İran ve Hint bilgeliğini yerinde öğrenmek için İmparator Gordianus’un İran seferine katıldı. Sefer başarısızlıkla sonuçlanınca kaçarak kurtuldu. Bir yıl sonra Roma’ya yerleşerek ömrünün sonuna kadar burada dersler verdi. Kendisine bağlılığı dini bir saygı derecesine vardıran bir çok öğrencileri Roma’da sözü geçen kimseleri arasından dost ve koruyucuları oldu. Bir ara İmparator Gallienus, Platon’un düşündüğü gibi örnek bir devlet kursun diye ona bir yer vermeyi düşündü ancak çevresindekiler engel oldular.


Yapıtları: Plotinos’un ölümünden sonra öğrencisi ve Yeni- Platoncu felsefeyi geliştirenler arasında önemli bir yeri olan Porphrios kalan -çeşitli vesilelerle yazılmış- 54 parça yazıyı her birinde 9 bölüm bulunan 6 kitap halinde bir araya toplamıştır. Onun için yapıt Ennead’lar (Dokuzluklar) adını almıştır.


Plotinos’un öğretisinin baş özelliği her türlü materyalizme tam bir tutarlılıkla ve kesinlikle karşı çıkmasıdır. Bu felsefeye göre asıl gerçek nesnelerin kendisi şu varlıkta etkileyen her şey cisimsel değildir, salt tinsel niteliktedir. Cisimler dünyası o görünmeyen tinsel dünyadan üzerine bir parıltı vurursa ancak değer kazanır, güzel olur. Bu felsefenin ana düşüncesi budur. Plotinos’un özgün bir başarısı olan estetiğin çıkış noktası bu anlayıştır. Bir cisim diyor Plotinos “güzel” iken “çirkin” olabilir. Demek cisim özce güzel değildir. “Güzelliği” cisim kendi dışından edinir ancak “güzellik”ten pay alırsa “güzel” olabilir; maddeye giren tinsel varlık başka bir deyişle onu biçimlendiren idea cismi “güzel” yapar; idea’sının ereğine uyan bir “birlik” olursa cisim “güzel” olur. Bizim için bir şeyi güzel ya da çirkin yapan nedir? Güzel duygusunu temeli ruhun güzel’i görünce onunla kendisi arasında bir yakınlığın bir uyumun olduğunu yaşamasıdır. Bir cinsi önümüzde yabancı ve aykırı bulursak ona çirkin deriz. Demek objeyi güzle yapan ruh ile içten bir yakınlığı olması bu yakınlığın sezilmesi ve bundan duyulan sevinçtir. 


Ruh öğretisi Plotinos’un felsefesinden çok önemli bir yer tutar. “Ruh” kavramı dini felsefelerde çok büyük bir yeri vardır. Ruh’un ne olduğu tutumunun ne olması gerektiği, ölümsüzlüğü, ölümden sonraki var oluş biçimi gibi sorular Yeni-Platonculuk tipindeki dini renkli felsefelerin başlıca sorunlarıdır. Plotinos’a göre ruh ve bedenden oluşmuş insanda ruh bedeni bir araç gibi kullanır. Beden bileşik bir nesnedir. Ruh ise bileşik olamaz, ruh bölünemez bir birliktir. Tek tek ruhların yanında bir de evren ruhu (Kosmon Psyhke) var. Ruh’un üstünde de Nous’un dünyası yükselir. Nous düşünülen dünyadır; bu aşamada idealar ile bunları düşünen Nour (Tin) vardır.


Plotinos’un ölümünden sonra yapıtlarını yayınlamış olan en önemli öğrencisi Porphyrios (232-304) hocasının öğretisini anlatmaya, temellendirmeye ve savunmaya çalışmıştır. Porphyrios’un bir öğrencisi olan Suriyeli Iamblikhos, Plotinos’un felsefesini polytheizmin teolojisine temel yapmak istemiştir. Bu spekülatif teoloji Hıristiyanlıktan başka bütün antik dinleri sistematik bir bütünde toplamayı böylece din akımını bir sonuca vardırmayı göz önünde bulunduruyordu. Iamblikhos’un öğrencileri arasında İmparator Julianus’da vardır. İmparator Julianus polytheizme dönmüş ve gittikçe yayılan Hıristiyanlığa karşı Roma dinin Yeni-Platonculuğa dayanarak kurtarmaya çalışmıştır. Yeni-Platonculuğun Suriye kolu dışında bir de Atina kolu vardır.


529 yılında Justinianu
s Yeni-Platoncu tutumunda olan Atina’daki Akademia’yı kapadı; Hıristiyanlığa aykırı diye Yunan felsefesi okutulmasını yasakladı. Bu da Antik felsefenin sona ermesidir. Böylece bu tarihten sonra bin yıl sürecek Ortaçağ’da dini inanca bağlanılacak, Tanrının kendisini açması olarak anlaşılan vahyin sözü dinlenecektir. Rönesans’a (yeniden doğuş) kadar böyle devam edecektir.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails