3 Eylül 2010 Cuma

Roma II


ROMA ORDUSU
Bir çok fetih savaşında gösterdikleri başarı göz önünde bulundurulduğunda Roma ordusu antik dönemin en güçlü askeri örgütü olrak tanımlanabilir. Krallar zamanında 17 - 46 yaşları arasındaki her Romalı erkek askerdi. Ama ordu yalnızca savaş zamanında toplanıyordu. 300 süvari ve 3000 piyadeden oluşan bir lejyon kuruluyordu. Lejyon kral tarafından yönetilen küçük birliklere bölünüyor, çatışmanın sonunda askerler terhis ediliyordu. Cumhuriyet döneminde her biri bir konsülün emride 4200 piyade erinden oluşan iki lejyon vardı. Konsüle 6 üst rütbeli subay yardımcısı oluyordu. Bunlar bilrikler arasından yüzbaşı ve astsubaylar seçiyorlardı. Savaşta lejyonerler üç sıra halinde diziliyorlardı. Birinci sırada uzun mızraklar (hasta) taşıyan mızrakçılar; ikinci sırada ön saflar (aslında birinci sıra oluyordu priceps-birinci); üçüncü sırada üçüncü saf (triari) ve kıdemli askerler bulunuyordu. Sonuncusu ise son darbeyi indirmek üzere savaşa katılıyordu. Hepsi kısa bir kılıç (gladius) ve dörtgen bir kalkan taşıyorlardı. Savaşa mızrakla silahlanmış gönüllüler de katılabiliyordu. Lejyona İtalik müttefiklerin piyade ve süvarileri (socii) de destek oluyordu. Süvariler kanat kısmında savaşıyorlardı bu nedenle onlara latince kanat anlamına gelen "alae" adı veriliyordu.

İ.Ö. I. yüzyılda konsül Gaius Marius gönüllülerden oluşan daimi bir ordu kurdu; lejyonları birliklere ayırdı, askeri birliklerin en güçlü taktiklerini bunda birleştirdi. İtalikler düzenli orduda gönüllü askerlik yapabiliyorlardı. Bu nedenle yardımcı birlikler (auxilia) kırsal alanlara yaşayanlardan meydana geliyordu. Marius'un reformu levazım takımını da küçülttü. Her asker geçici olarak yerleşmek için gereken malzemelere kadar herşeyini kendi taşıyordu. Taşıdığı yük 30 - 40 kilo civarındaydı. O nedenle bu askerlere "Marius'un Katırları" denmesi bu nedenledir.

Cumhuriyet sona erdiğinde ordu 45 lejyondan oluşuyordu. Augustus bu sayıyı 25 indirdi. Bu kudretli askeri güç yeni topraklar fethetmek, saldırıları püskürtmek ve isyanları bastırmak için görevliydi. Lejyonlar daima Romalılar'dan oluşuyordu. İ.S. 100 yıllarında yayılmacı siyasetini sürdüren imparatorluk ordusunun büyük bir kısmını İtalik olmayan halklardan oluşturuyordu. Kırsal kesimlerden 500 - 1000 adam yardımcı olarak askere alınıyordu ve bunlar ilk saldırıda savunma yapıyorlardı. Onlar sayesinde ordunun hareket yeteneği artıyordu. Bu yardımcılar becerikli okçular olan Suriyeliler, çok iyi binici olan Trakyalılar'dan oluşuyordu. Terhis edildikten sonra , başarılı olan yardımcılar Roma yurttaşlığı hakediyorlardı.

Littori

Monarşi döneminde ve sonra Cumhuriyet süresince Roma'da üst düzey otoritenin simgesi olan balta ve kampçıyı taşıyan bir şeref kıtası bulunuyordu. Littori denilen bu muhafızlar kralı daha sonraları konsülü izliyorlardı. Görevleri sarayın kapsında bitiyordu, onlar aynı zamanda adalet işlerini de yürütüyorlardı. Ancak yeterli korumayı sağlayamıyorlardı. O nedenle İ.Ö. 2. yüzyılda Scipia Emilianus 500 askerli bir kıta oluşturdu. Muhafiz kıtası adı verilen bu kıta komutanın özel alanını da korumakla sorumluydu. Bu birlik başlangıçta Roma yurttaşı olan gönüllülerden oluşuyordu. Daha sonra kırsal kökenliler de kabul edilmeye başlandı. Maaşları lejyonerlerden daha yüksekti. Augustus sayılarını arttırdı.


I. yüzyılın başında kent merkezinden uzak birlikler Urbe'ye geçerek burda politik bir güç elde ettiler. Bu durum tarihte büyük önem taşıyacak bir olaydı. Bu birlikler zamanla devlet işlerine el atacak, işi imparatoru oldurup yerine kendi istediklerini geçirene kadar vardıracaklardı. Bu durum Constantinus'u muhafiz kıtasını feshetmesine kadar sürdü.






SANCAKLAR

Sancaklar, Roma ordusunda birlik kuvvetini ruhunu simgeliyorlardı. Aynı zamanda savaş sırasında birliklere emir vermeyi kolaylaştırıyordu. Her askeri birlik ve bölüğün kendi sancağı vardı. Bu sancaki birliğin askeri nişanıyla sırık üzerinde taşınırdı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Roma I

KÜÇÜK BİR KENTTEN DEV BİR İMPARATORLUĞA

Senatus Populus Que Romanus
Roman Senatosu ve Halkı
Roma'nın yükselmesinden önce İtalya yarımadasında küçük köylerden oluşmuş pek çok yerli topluluk yaşıyordu (Umbrialılar, Liguryalılar, Samnitler v.b.). Bu toplulular oldukça farklı köklerden ve geleneklerden gelme insanlardı; Etrüskler ve Yunanlılar gibi. İçine kapalı olan bu toplumların ekonomileri çobanlığa dayanıyordu. Yunanlıların ve Etrüsklerin kültürel seviyelerinden oldukça uzaktılar. İ.Ö. 9. yüzyıl civarında demir teknolojisininde yayılmasıyla bir kaç İtalik toplum, yeni bir bakış açısını tanıyacak ve kendilerinden önceki gelişmiş uygarlıkların sanat eserlerindeki ve elişi tekniklerindeki özgürlüğün varisi olacaklardı.
Bu insanların sahip oldukları güç yaşadıkları toprakların hakimi olmalarını, buradaki varlıklarını, yakınlardaki güçlere kıyaslayınca kendi kültürel kimliklerini korumaya olanak veriyordu. Bu toplumlara örnek olarak Samnitler gösterilebilinir. Bu korku salan savaşçı toplum Napoli dışında İtalya'nın Campania bölgesindeki bütün Etrüsk ve Yunan kentlerini işgal etmeyi başarmıştı. Aynı zamanda Roma yayılması sırasında topraklarını korumak için büyük bir direniş göstermişti.
Etrüsklerin kökenleri konusunda tarihçiler net bir bilgi veremiyorlar, dilleri de henüz çözümlenemedi. Ancak sanatları onların Anadolu'dan gelmiş olabilceklerini düşündürüyor.

Etrüskler, İtalya'da İ.Ö. 8. yüzyıl sıralarında ortaya çıkmışlar ve Etruria'dan yavaş yavaş kuzaye ve güneye doğru yayıldılar. Onların yerleşim alışkanlıkları genel olarak bir tepenin doruğuna yerleşmek şeklindeydi. Siyasal olarak başlarında "lucumon" adında bir reisin bulunduğu soylu kast tarafından yönetilen bağımsız kent devletleri kurmuşlardı. Kentleri yalnız dinsel ve kültürel bağlar bir arada tuttuğu için siyasal birlik yeterli değildi. Bu eksiklik Roma yayılışı karşısında direniş kapasitesinin de yetersiz olmasının nedeniydi.
Aynı dönemde Yunanlılar daha güneyde anavatandan bağımsız pek çok koloni kent - devlet kurmuşlerdı. Bu koloniler ticaret esaslı bir işleyişe sahip olmanın ötesinde Yunanistan ve Batı Akdeniz arasındaki deniz yollarını da koruyorlardı.
Etrüskler ve Yunanlılar arasında gelişen ticaret ilişkileri diğer sınır toplumlarını da ilgilendiriyordu ama yine de çalkantılı bir dengeden söz edilebilirdi. Etrüskler'in güneye ve Campania'ya doğru yayılmaya devam etmeleri karşı silahlanmasyı kaçınılmaz hale getiriyordu.
İ.Ö. 600 yılında Yunanlılar Etrüskler'in deniz güçlerine meydan okumaya başladılar. Bunu İ.Ö. 474 yılında Etrüsk filosunu Cuma sularında bozguna uğramasıyla sonuçlanan bir dizi savaş izledi.
Anakara üzerinde Etrüskler, Orta İtalya'da bir kent konfederasyonu kuran Latin toplumunun saldırısına maruz kalmışlardı. Bir süre sonra bu Latin kentleri arasında iç çatışmalar çıkmış ancak kentlerden biri Roma hepsinin üstünde egemenlik kurmaya başlamış ve Roma böyle doğmuştu.

17 Ağustos 2010 Salı

En Uzun Gece...


11 yıl önceydi, saat gece yarısını geçmişti... Kitap okuyordum, birden masamın üzerinde duran el feneri gözüme ilişti. İçimden "Ne zamandır pili yok pil takayım" dedim ve walkmenimden pilleri çıkarıp el fenerine taktım. Biraz daha kitap okudum ve balkona çıktım. Denize doğru bakınca birden bir ürperme oldu içimde nedense korktum, "Hayrolsun" dedim ve baş ucuma el fenerini, telefonumu koyup yattım. Ne kadar uyumuşum bilmiyorum bir gürültü ve sarsıntı ile uyandım, "Tüpraş patladı" ya da "Bomba attılar heralde" diyordum deprem olduğunu bir süre sonra anladım. Ablam ellimi tutmuştu, şiddetli bir çatırdama sesinden başka bir şey duymuyordum. Sonradan öğrendik 45 saniye sürmüş bize saatler sürmüş gibi geldi. "Dursun artık Allahım" diyordum. Bir anda durdu. Koridora çıktık ben dönüp telefonumu ve el fenerini aldım. O zamanlar yeğenim biz de kalıyordu onu kaptım anneme el fenerini verdim. Yeğenimi telefonun ışığı ile aşağı indirdim. Annem ve ablam ise 1,5 saat önce pil koyduğum el feneri ile aşağıya indi. Gün ışımak bilmedi. Sabah olana kadar depremler birbirini takip etti. Arabanın içinde sabahı bekledik araba adeta bir beşik gibi sürekli sallanıyordu. Gün aydınlandı ve sonra... Sonrası yok. O gün kimi çocuğunu, kimi anasını babasını, kimi herşeyini kaybetti. Hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Unutulmadı. Acısı hala taze... Kızıma anlatmak istemediğim en acı anım.
Depremde kaybettiklerimizi rahmetle anıyorum...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Bithynia'da Din

Kybele
İsis

Bithynia’da Roma öncesi dini yapısı Anadolu’nun geneli ile paralellik gösterir. Yerel kült Kybele ve Men kültü yanında Yunan tanrılarından Zeus, Hermes, Athena, Dionysos, Asklepios, Demeter, Thykhe ve deprem ile ilişkilendirebileceğimiz Poseidon tapınımları görülmektedir.
İ.Ö. 3 yy’da Bithynia’da Mısır kökenli tanrı tapınımları dikkat çekmektedir
[1]. İsis, Sarapis, Anubis ve bunun yanında yazıtlarda[2] “ ve diğer tanrılara” ibaresinden anlaşıldığına göre Osiris ve Ammon tapınımları da yaygındı ve Mısır tanrıları kültlerinin Roma İmparatorluk döneminde de devam ettiği gözlenmiştir.

Roma İmparatorluk Döneminde en belirgin tapınım İmparatorluk kültü ve tanrıça Roma tapınımıdır. İ.Ö. 29 yılında Nikomedeia kenti, Pergamon ile birlikte bu kültün ilk uygulayıcısı olma hakkını elde ederler
[3]. Daha sonra Anadolu’da oldukça büyük bir ilgi görür. Bunun ile birlikte Tanrıça Roma ve Tanrılaştırılan Caesar kültü de Nikaia başta olmak üzere zamanla diğer Bithynia kentlerinde de tapınım başlamıştır. Birinci yüzyıldan itibaren neokoros “ tapınak muhafızlığı” unvanı yaygınlaşmaya başladı. Bu kentin Augustus kültü ile ilgili senatoya başvurma sürecinde başarılı olduğunu gösteren bir unvana dönüştü ve övünç kaynağı olarak kullanılmaya başlandı[4]. Bithynia kentlerinden Nikomedeia ve Nikaia bu unvanı kullanmışlardır[5].

Roma döneminde devam eden Yunan tanrıları tapınımları çeşitlilik gösterir. Zeus, Hermes, Ares, Poseidon, Aphrodite, Dionysos, Artemis, Apollon, Eros, Nemesis, Eirene, Hephaistos gibi Yunan tanrıları tapınımları bilinmektedir. Roma döneminde Anadolu kökenli tanrı tapınımları yoğunluğunu sürdürür, Kybele (Magna Mater) ve Men tapınımlarının yanında Sabazios
[6] tapınımı yaygındır. Sabazios, Dionysos gibi bereket, bağ, bahçe ile ilişkilendiren bir tanrı olarak bilinmektedir. Bereket tanrısı olarak diğer bir tanrı olan Zeus kültü ise farklı epitheton’lar ile tapınımı çeşitlenmiştir. Zeus Bronton[7] en çok tapınım gören külttür[8]. Bununla birlikte Zeus Sarnendos[9] nadiren Zeus Bennios[10] gibi epitheton’lar ile Zeus kültü devam etmiştir.

Hıristiyanlık, Bithynia bölgesine oldukça erken bir dönemde girmiş ve yaygınlaşmıştır. Eyalet valiliği sırasında Plinius’un İmparator Traianus’a yazdığı mektuplarda Hıristiyanlardan bahsetmektedir
[11] . Bu mektup, Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılmasına ilişkin ilk belgelerden biridir. Plinius, Traianus’a yazdığı mektubunda, Hıristiyanların sorgulanmasının nasıl yapması gerektiğini bilmediğini belirterek, İmparator’a danışmayı uygun gördüğünden bahseder[12] . Plinius yaptığı soruşturma hakkında bilgi vererek, ilk Hıristiyanların nasıl ibadet ettiklerini da aktarır. İmparator ise cevap olarak[13], Plinius’un doğru bir yol izlediğini belirtir.

Kaynak: Deniz Güçlü, Tarihsel Yazıtlar Işığında Bithynia Tarihi (2007-Antalya Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi)

[1] I.v. Kios, nr.21, 22, 23[2] I.v. Kios, nr. 23[3] Price, Ritual and Power, s.58[4] Price, Ritual and Power, s.64[5] bak. yazıt nr. 28, 29, 30, 41[6] TAM IV, nr.59, 60, 79[7] Zeus Bronton kültü için ayrıca bak. N. Eda Akyürek Şahin, Zeus Bronton. Die bildliche Repräsentation des großen Bauerngottes Phrygiens, Münster 1997, (basılmamış) Y. Lisans Tezi; N. Eda Akyürek Şahin, Phrygia'da Çiftçi Tanrısı: "Dii Brontonti Eukhen" , Antalya 2002, (basılmamış) Doktora Tezi[8] I.v. Nikaia, nr. 1080-1105, 1504, 1507-1511; I.v. Prusa ad Olympum, nr. 1014, 1015; TAM IV, nr. 58; I.v. Klaudiupolis, nr. 60[9] I.v. Nikaia, nr.1128[10] I.v. Nikaia, nr. 1503[11] Plin. Epi. 10.96-97[12] Plin. Epi. 10.96[13] Plin. Epi. 10.97


14 Temmuz 2010 Çarşamba

Klasik Yunanca

Klasik Yunanca Bir yazıt (Delphi) Linear B (Phaistos Diski)
Yunanlıların yarattığı ilk ve en büyük sanat eserleri kendi dilleridir. Yunanlılar kendi dillerinin konuşmayan halklara Asya, Afrikalılar, Makedon ve Romalılar da dahil olmak üzere “Barbar” demişlerdir. Anlamadıkları için ve karşılarında bar bar konuşan insanları bu şekilde tanımlamışlardır. Daha sonra barbarlık bir kültür kavramı haline gelmiştir. Yunanca konuşup düşünen biri artık barbar değildir.

Yunan kültürü içinde yazıyı ilk olarak Myken yazısı ile görmekteyiz. Michael Ventris tarafından çözülmüş olan Myken yazısı Linear B yazısı İ.Ö. 1450-1200 yılları arasında tarihlendirilir. “Saraylar Sonrası Çağ” olarak adlandırılan bu dönemde Yunanistan anakarasında yerli halk Akha’lar görülmektedir. Mykenai, Attika, Tyrnys ve Boitoia kentlerinde yazıya dair buluntular söz konusudur. Sağdan sola yazılan Linear B’de her işaret bir heceye karşılık gelir. Tüm heceler sesli harf ile biter ve 88 işaretten oluşur. Grekçe ile büyük oranda benzeştiğini ve öncülü olarak görebileceğimiz söylense de Yunan dilinin sonsuzluğu karşısında Linear B’nin yetersiz kalmaktadır. Linear B’de Yunanca yerine başka bir dil için düzenlenmiş olmalıdır. Linear B’deki işaretlerle Yunanca’daki konsonant gruplarını yazmaya yeterli değildir.


Yunan alfabesinin doğuşu ile ilgili Herodotos (V. 58) “Fenikeliler Helenlere bilim ve yazıyı öğrettiler” der. Fenikeliler olarak Kadmos’u kasteder.


Yunanlılar kendi yazılarını kendileri icat etmemiştir. Yunan alfabesinde kullanılan harflerin Fenike kökenli olduğu aşikardır. Harflere verilen isimler Fenikelilerin verdikleri isimler ile büyük benzerlik gösterir.



Fenike Alfabesi: Alef (öküz), Bet (ev), Gimel (deve), Dalet (el)
Yunan Alfabesi: Alfa, Beta, Gamma, Delta




Fenikeliler ile sıkı ticari bağların olması ve zaman içerisinde malları belirlemede kullandıkları işaretler dikkatlerini çekmiş ve kendilerini uyarlamışlardır.
Kendi dillerini daha iyi ifade etmek için ünlü harfler ile yeni harfler eklemişlerdir. Bu harfler Φ (phi), Χ (khi),Ψ (psi) dir. Ionia bölgesinde uzun ve kısa o sesini ayırt etmek için Ω (omega) ve uzun ve kısa e sesini ayırt etmek için η (eta) harfleri alfabeye kazandırmışlardır. Kısa sürede bu harflerin kullanımı bütün Yunanistan tarafından benimsenmiştir.


LEHÇELER:Farklı lehçeler ve ağıları olan Yunanca’da temek olarak dört büyük yazın dili vardı. Bunlar Ionca, Dorca, Aiolce ve Attika lehçeleri. Bunlardan başka lehçelerde vardır Akaca ve Kuzey Batı Yunan lehçesi (Epirus) yazı hayatı yerine konuşma olarak ve lokal bir şekilde kalmıştır.


A. ION-ATTIKA LEHÇESİ


Ionca: Ionia bölgesi, Khios ve kıyı kentlerinde konuşulmuştur. Bu lehçe Ionia uygarlığının parlamasıyla yüksek düzeyde bir edebiyat dili haline gelmiştir. Ion lehçesi ile yazanlar, Homeros, Hesiodos, elegia ve iambos ozanları, Hekataios, Hippokrates. Fakat bu dille yazılmış en önemli eser Herodotos’un eseridir. Üstelik Herodot bir Dor kenti olan Halikarnassos’lu olmasına eserini rağmen Ionca ile yazmıştır. Ion lehçesi, İskenderiye döneminde Rhodoslu Apollonios tarafından bazı şairler tarafından da kullanılmış ve yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır.


Attika: Başlangıçta yalnızca Ion lehçesinin bir bölümüm olan Attika lehçesi Perikles dönemindeki yazarlar tarafından geliştirilerek ayrı bir lehçe haline geldi. Attika bölgesinde konuşulan bu lehçede tragedia şairleri Aiskhylos, Sophokles, Euripides, komedia şairi Aristophanes, ünlü hatipler Demosthenes, Aiskhines, İsokrates, tarihçiler Thukydides, Ksenephon, filozoflar Platon ve Aristoteles eserlerini yazmışlardır.


B. AIOL LEHÇESİ
Bu lehçe başlangıçtaki Yunan diline en yakın dil olduğu düşünülmektedir. Anadolu’da Aiol kolonilerinde, Smyrna’nın kuzeyinde, Hellespontos’ta, Boetia, Teselya, Lesbos’da konuşulmuştur. Aiol lehçesinin en büyük temsilcileri Sappho ile Alkaios’dur.




C. DOR LEHÇESİ


Büyük oranda Peleponnesos (Arkadia bölgesi hariç), Girit, Sicilya Karia ve Rhodos’ta konuşulmuştur. Edebi bakımdan yapay bir dildir. Bu lehçede yazanlar Dorca konuşulan bir bölgede doğmamışlardır. Simonides bir Ion adası olan Keos’tan, Pindaros ise Aiol lehçesinin konuşulduğu Boiotia’dandı. Simonides ve Pindaros’tan başka Alkman , Theokritos, Epikharmos , Pythagorasçılar ve tüm koro şairleri.

D. ARKADIA-KIBRIS LEHÇESİ
Arkadia ve Kıbrıs’ta konuşulan bu lehçe, edebiyat dili olarak kullanılmamıştır.

E. ORTAK DİL
İ.Ö. IV. Yüzyılın ortalarından itibaren, Peloponnesos savaşları sonunda Attika Lehçesi ortak bir edebiyat dil olarak kabul edilmişti. İskender, fetihleri sonucu bu dil doğuya götürünce dil saflığını kaybetti. Üstelik idari,resmi, ticari ve edebi bakımdan ortak bir dil kullanılmak zorunlu bir hale gelmişti. Attika lehçesi ile Ionca karışarak κοινί δίαλεκτος yani müşterek lehçe denmiş ve tüm Helenistik Devletlerde kullanılmıştır.

YUNAN EDEBİYATININ DÖNEMLERİ:



EPİK ÇAĞ: Homeros öncesi edebiyat, Homeros, didaktik destan ve Hesiodos, epik kyklos[İlyada ve Odysseia dışında kalan destanlara topluca epik kyklos (epik çevre,destan çemberi)denir).




LİRİZM VE NESRİN BAŞLANGICI: Elegiak şiir, iambik şiir,solo liriği, koro liriği. Nesrin başlangıcı, ilk filozoflar ve ilk felsefi okullar, tarih yazımının başlangıcı, ilk logographlar ve Herodotos.



ATTIKA DÖNEMİ: Tragedia ve komedianın doğuşu, en önemli şairleri, tarih yazımı, felsefe ve hitabet.



İSKENDERİYE DÖNEMİ: Gramer ve eleştiri çalışmaları, nesir (tarih, coğrafya, felsefe) ve şiir türünde verilen eserler.



ROMA DÖNEMİ: Nesir ve şiir türünde verilen çeşitli eseler.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Frigce


Frigcenin yayılış alanı Orta Anadolu’da Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar bölgelerinden, Kızılırmak bölgesi ve Kastamonu çevresine kadar uzanmaktadır. Frigce yazıtlar iki kısma ayrılır: Eski Frigce yazıtlar İ.Ö. 8. - 4. yüzyıllara tarihlendirilir. Yeni yada Geç Frigce yazıtlar Roma İmparatorluk döneminde yazılmıştır.
Friglerin alfabesinin Yunan alfabesiyle aşağı yukarı aynı tarihlerde kullanılmaya başladığı düşünülmektedir. Lidya, Karya ve Likya alfabeleriyle benzerlik gösterir.


Yeni Frigce metinler genellikle Yunanca ve Frigce birlikte verilmiştir. Mezar taşlarındaki bu yazılarda Yunanca metinlerin altında Frigce bir lanet formülü eklenmiştir. Mezar yazıtları içinde sadece Frigce olanlar nadirdir.


Frigce bir Hint – Avrupa dili olduğu anlaşılmıştır fakat Hititçe, Luwice ve Palaca’ya en uzak dil olduğu da tespit edilmiştir.


Frigler ile Yunan ve Makedonların Balkan yarımadasında birbirlerine yakın bölgelerde yaşadıkları kabul edilmektedir. Özellikle Frigler ile Makedonların dil olarak birbirlerine daha yakın oldukları düşünülmektedir. Makedonca ve Frigce arasında bazı benzerlikler saptanmıştır. Yunanca ile de benzerlikler olsa da Makedonca kadar değildir.


Friglerin balkanlardan İstanbul boğazı üzerinden Anadolu’ya göç etkilerinden Herodotos bahseder. İ.Ö. 1200 lerde deniz halklarını göçleri sırasında Friglerin de Anadolu’ya geldikleri sanılıyordu ancak Friglerin göçlerinin tarihi 100 hatta 900 lerde olduğu kabul görmektedir.
Frigler Anadolu’da Hitit- Luwi- Pala çağından kalan yerli halk ile karşılaşmış hatta onlardan bazı kişi adları ile yer adlarını almışlardır.
Genel olarak Frigce yazıtların olduğu bölgelerde aynı çağa ait Hiyeroglif- Luwice dil anıtlarına rastlanmamaktadır.


Friglerin Anadolu’ya hakimiyetleri Kimmerlerin istilası ile İ.Ö. 750-650 yıllarında zayıflamıştır.


Frigler Asurlular ve Urartular ile çağdaştır ve onlar ile ticari ve siyasi ilişkileri vardı.


Eski Frigce metinle ile yeni Frigce arasında 500 yıllık bir boşluk vardır. Friglerin son kalıntılarına İ.Ö. 5 yüzyılda rastlanılır.

29 Haziran 2010 Salı

Pala Dili ve Urartu Dili


PALACA:


Pala sözüne ilk kez İ.Ö. II. Binin ilk çeyreğine ait Asurca metinlerde rastlanılmıştır. Pala dili de Hint – Avrupa dil grubuna aittir bir dildir. Pala halkı da Hititler ve Luwiyalılar gibi aynı dönemde Anadolu’ya yerleşmiş olmalılar. Pala bölgesi kabaca bugünkü Kastamonu ve çevresi olarak lokalize edilmektedir. Palaca olarak elimize geçen yazılı metin yok denecek kadar azdır. Hitit metinlerinde Pala ülkesi Hitit ülkesinden farklı, başka bir ülke olarak kabul edilmekte ve bu şekilde anılmaktadır.
Hititçe ile benzerliklerine örnek:
Palaca
Ahu (içmek)

Apa (o)

Ar (varmak)


Hititçe

Eku

Apa

Ar



Urartuca

URARTUCA:

İ.Ö. 9-7. yüzyıllara ait yeni Asur çivi yazısı ile yazılmış taş yazıtlar olarak ele geçen Urartuca metinler İ.Ö. 2. binde Çukurova, Doğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya bölgesinde yaşamış olan Hurrice dilinin bir devamı olup, bu dil gibi bitişken bir dildir.
Urartuca, Hurrice kadar geniş bir alanda konuşulmamıştır. Merkezi Van olmak üzere, Erzincan, Kars, Ermenistan, Azerbaycan’ı, Urumiye gölü bölgesi ve güneyini içine alan bir bölgede konuşulmuştur.
Urartu dilinde ele geçen yazıt sayısı 180 kadardır. Elde oldukça az çift dilli yazıt olmasından dolayı çözümleme çalışmaları oldukça ağır gitmektedir.
Irak - İran sınırında bulunan Kelişin geçidinde bulunan Kelişin steli ve onun yakınlarında bulunan Topzave stelinde, Urartuca dilinde Asurca tercümeleriyle yazılması nedeniyle dilin çözülmesi bu iki stel oldukça önemlidir. Bu yazıtlar sayesinde bazı kelimelerin anlamı ve gramer kurallar hakkında bazı bilgiler elde edilmiştir.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails