15 Temmuz 2011 Cuma

Rasputin II


Rasputin'in Çarkoeselo'daki Kraliyet Sarayı'nı ziyareti tam bir yıl sonra gerçekleşti. Çar, Rasputin'in gizemci yada vaazcı yönüyle ilgilenmiyordu. Daha çok onun içtenlik dolu konuşmalarını ve köy yaşamı hakkındaki bilgisini önemsiyordu. Oysa Rasputin'in Çariçe ile ilişkisi çok farklıydı. Çariçe Aleksandra Rasputin'in ruhani tavırlarından etkileniyordu ve sarayda verdiği vaazları dikkatle dinliyordu.

Çar ve ailesi

Çariçe Almanya'da doğmuş, İngiltere Kraliçesi Victoria'nın yanında  büyümüş bir soylu, Essen-Darmstadt Prensesi'ydi. Dolaysıyla Rus Çarlığının yaşam tarzına ve geleneklerine bir türlü alışamamıştı. Dört kız çocuk doğurmuş ama bir erkek varis dünyaya getirememişti. Bu yüzden mutsuzluğu had safhadaydı. Başarısızlık ve umutsuzluk duygusu öylesine artmıştı ki Düşes Militsa'nın himayesindeki kişilerden medet umar hale gelmişti.

Nihayet 1904'te Çariçe bir erkek çocuk dünyaya getirdi Çareviç Aleksi. Ama ailenin ve halkın sevinci kısa sürdü. Doğumundan 6 hafta sonra çocuğun hemofili hastası olduğu anlaşılmıştı. Bu, kanın pıhtılaşmasını sağlayan maddenin eksikliğinden kaynaklanan bir hastalıktı. Kısacası çocuk yaşamı boyunca tehlike altındaydı. Çünkü en ufak kesik, bere yada burun kanaması durdurulamayan kan anlamına geliyordu.

1907'de Rasputin Çareviç'in sağlığı ile ilgilenen gruba katıldı ve kısa zamanda en önemli üyesi oldu. Bunu sağlayan, 3.5 yaşına gelmiş Aleksi'nin bir gün düşüp iç kanama geçirmesiydi. Çocuk çok acı çekiyor, doktorların çabası yetersiz kalıyordu. Bunun üzerine umutsuzluğa düşen anne-baba son çare olarak Rasputin'e danıştılar. Rasputin sadece yatağın başında dua ederek bunu atlatmasın sağlayarak doktorların yapamadığını yapmıştı.

Çariçe ve oğlu Aleksi


Artık ok yaydan çıkmıştı. İki yıl boyunca sarayda içkiler Rasputin'in şerefine içildi. Din çevreleri ve soylu kadınlar ona koşarken, diğerleri hediye ve paralarla saraydaki nüfuzunu satın almaya çalışıyorlardı. Ama o sadece hiçlik duygusunu ve seks güdüsünü tatmin etmeyi amaçlıyordu. Başkaları ise onun ahlaksılığından rahatsız oluyordu. Dini ortamlarda yürüttüğü çılgın toplantılar, saraydaki nüfuzuna karşılık seks yapma, duayla cinleri kovma seasında bir rahibeye tecavüz etme gibi söylentiler etrafta açıkca konuşuluyordu. 1911 yılının Mart ayında bazı St. Petersburg gazetelerinde Rasputin'i eleştiren yazılar çıkmaya başladı. Önceden kendisine hayran olan bazı kimseler de bu yazılar üzerine Rasputin' karşı olmaya başladı.

Bu kritik anda Rasputin bir kez daha kutsal topraklara gitme kararı aldı. Ama bu yolculuk pek bir şey değiştirmedi düşmanları hala saraydaki konumuna karşıydılar. Ne var ki Çariçe Rasputin'den vazgeçemiyordu. Sonunda 1912'de Çar'ın danışmanları sarayının itibarın zedelediği konusunda Çar'ı ikna etmeyi başardılar. Çariçe Rasputin'i savunduysa da köyüne dönmek zorunda kaldı.

1912 Ekimini Çar ailesi o zaman Çarlık toprağı olan Polonya'da geçiriyorlardı. Hava güzeldi, Çariçe bile bütün sıkıtılarından kurtulmuşa benziyordu. Ancak Aleksi'nin başına gelen talihsiz kaza bir anda tüm mutluluğu yerle bir etti. Kayıktan çıkmak isterken ayağı kayan 8 yaşındaki çocuk çok sert bir şekilde düşmüştü. Başta önemsiz gibi görünse de durum ciddiydi, çocuk iç kanama geçiyordu. Doktorlar çaresi kalmıştı, çocuk acıdan kıvranıyordu.

Sonunda bir umut kalmayınca Rasputin'i çağırmaya karar verdiler. Hemen telgraf çekildi. Yanıt çabuk geldi; Rasputin'in telgrafında "Tanrı gözyaşlarını gördü ve dualarını duydu. Üzülme çocuk ölmeyecek, doktorların onunla fazla uğraşmasına izin verme" yazılıydı. Bu telgrafın alınmasından kısa süre Aleksi iyileşti.

Devam edecek...

1 Temmuz 2011 Cuma

Rasputin I

RASPUTIN




Rus Çarı II. Nikola, günlüğünün 1 Kasım 1905 tarihli bölümünde şunları yazmıştı: "Tanrının, Tobolsk bölgesinden gelen Gregori adındaki elçisini kabul etmemiz gerekiyor..."

O anda Nikola dahil hiç kimse, bu "tanrı elçisini"nin gelecek on yıl içinde kraliyet ailesinin hem kurtuluşunu hem de çöküşünü hazırlayacağını; Çar'ın biricik oğlunu iyileştireceğini ve yine Çar'ın tacını yitirmesine yol açacağını bilemezdi.

Tobolsk bölgesinden gelen bu adam, Nikola ve ailesi tarafından "Gregori Yefimoviç" adıyla çağrılıyordu; tarihte ise daha çok "Rasputin" adıyla tanındı. Gregori Yefimoviç Rasputin,1870 yılında Moskova'nın 2000 km. doğusunda, Sibirya'nın Pokrovskoye kasabasında doğmuştu. Doğum tarihi bile net olmayan bu adamın gerçek adı konusunda da bazı şüpheler vardı. Ailenin soyadı olan Rasputin'in söz konusu olan kasabanın eski adından geldiği sanılıyordu.  Palkino Rasputye "Bir yol ayrımı" demekti. Ne var ki Rasputin'i eleştirenler ve ondan nefret edenler, Rusça "baştan çıkarılmış" anlamına gelen rasputine sözcüğüyle olan benzerliği onu kötülemek için kullanmakta geri kalmamışlardı.

Rasputin'in gençliği ile ilgili kayda değer bir bilgi yok ancak onun manevi güçlerinin ortaya çıkmasına ilişkin pek çok öykü anlatılıyordu. Oysa St. Petersburg halkının tanıdığı genç Rasputin hakkında daha çok şey biliniyordu. Bir arabacı olarak sürekli gezen Rasputin'in gençliği kadınların peşinden koşmakla geçmiş ve bir iki hırsızlık olayından dolayı yargılanmıştı. Rasputin'in dine olan düşkünlüğü ise ahlaksız yaşamı ile taban tabana zıttı.

1890'da Rasputin biraz uslanmış evlenerek o yılın sonunda bir oğul sahibi olmuştu. Ama evdeki sakinliği uzun sürmedi, bir sonraki yıl Yunanistan'ın Athos dağındaki ünlü manastıra dinsel amaçlı bir ziyaret yapmaya karar verdi. Üç bin km'lik yolu üç ayda yürümüş, dönmeden önce de Kutsal Topraklara bir ziyaret yapmıştı. Bu yolculuk sonunda inanılmaz derecede değişen Rasputin'in manastırdaki deneyimleri sonucunda bir rahip olamayacağı ancak tanrının ondan vaaz vermesini istediği yargısına varmıştı. Bu yüzden, memleketi Pokrovskoye'de bir tür bağımsız vaazci olarak dolaşmaya başladı.

1900 yılında gelindiğinde, Rasputin Sibirya'nın her yanında hastaları iyileştirme gücüyle ve kutsal yazıları yorumlamasıyla tanınıyordu. Çok az okuma yazma bilmesine rağmen yöredeki pek çok öteki din adamlarından belirgin bir biçimde ayrılmasını sağlayan bir çekiciliği vardı. Orta boylu ama güçlü bir adamdı. Saçı sakalı uzun ve dağınıktı. Ama gözleri onun özel biri olmasını sağlıyordu. Bugün de fotoğraflarında açıkca görülen koyu mavi derin bakışlı gözleri insanları sersemleten bir etkiye sahipti. (Aynı etki Hitler'de de mevcuttu)

Rasputin, 1903 yılında St. Peterburg'a geldi, kilise yetkilileri ünün biliyorlardı. Beş ay kaldığı bu şehirde önde gelen papazlarla ve dinbilimcilerle tanıştı. İki yıl sonra geri döndüğünde de Rasputin saray çevrelerinde görülmeye başladı. St. Peterburg sosyetesi bu tuhaf Sibiryalı'yı hemen pek çok çoğu Düşes Militsa tarafından keşfedilmiş olan ruhçular, gizemciler sınıfına dahil etti. Militsa'nın kocası Dük Nikola'da Rasputin'in hasta köpeğini iyileştirmesi ile hayranları arasına katıldı.

1905 yılının nisan ayına gelindiğinde gizli polis bile bu kutsal adamın yaptıklarıyla ilgilenmeye başladı. Sonunda 1 Kasım 1905'te Dük Nikola'nın malikanesinde Çar II. Nikola ile tanıştırıldığında Rasputin'in yükselişi pekişmiş oldu.  


Devam edecek...

27 Mayıs 2011 Cuma

Dionysos

Değer verdiğim bir arkadaşımın isteği üzerine  :)

 Hermes ve bebek Dionysos - Praksiteles

Dionysos, Bakkhos olarak da adlandırılan ve Roma’nın eski italik tanrılarından Liber Pater ile özdeşleştirilmiş olan klasik dönemde bağ, şarap ve mistik vecd tanrısıdır. Efsanesi karışıktır çünkü yalnız Yunanistan’dan değil komşu ülkelerden de alınan çeşitli unsurlarla kendi içinde birleşir.

Dionysos Zeus ile Semele’nin (Kadmos ve Harmonia’nın kızı) oğludur Bu durumda Apollon, Hermes, Artemis gibi ikinci kuşak Olymposlu’lardandır. Zeus’un sevgilisi Semele ondan kendisine tüm gücüyle görünmesini diledi. Semele’nin hatırını kırmayan Zeus bunu yerine getirdi, ancak aşığının çevresinin saran şimşeklerin görüntüsüne dayanamadı ve yıldırıma çarpılarak öldü. Zeus Semele’nin karnında taşıdığı henüz 6 aylık bebeğini hemen çıkardı ve kalçasına dikti. Süresi dolduğunda çocuğu tam şeklini almış olarak oradan çıkardı. Bu çocuk küçük Dionysos’tu yani iki kere doğan tanrıydı (Dionysos Yunanca etimolojik olrak iki kere doğan anlamına gelmektedir). Çocuk Hermes’e emanet edildi. Hermes de onu büyütmeleri için Orkhomenos kralı Athamas ile karsı İno’ya verdi. Zeus’un kıskanç karısı Hera’nın hışmından korunması için çocuğa kız elbiseleri giydirmelerini söyledi. Ne var ki Hera buna kanmadı İno ve Athamas’ı delirtti. Zeus bu kez çocuğu Afrika’daki Nysa adlı ülkeye gönderdi ve büyütmeleri için nymphalara verdi. Zeus bu kez Hera’nın onu tanımaması için oğlağa dönüştürdü. Bu epizot kültün önemli figürü oğlağı açıklamaktadır ayrıca Nysa adı Dionysos adının az çok bir etimolojisini vermektedir.

Ergenlik çağına gelen Dionysos üzümü ve ondan nasıl yaralanacağını keşfetti. Ama, Hera onu delirtti, Dionysos delirmiş bir halde Mısır ile Suriye arasında dolaşmaya başladı. Böylece Asya kıyılarını aşarak Phrygia’ya ulaşır, orada Tanrıça Kybele tarafından kabul edildi. Kybele onu arındırarak kendi kültünün ritleri hakkında bilgilendirirdi ve böylece delilikten kurtuldu. Trakya’ya giden Dionysos kral Lykourgos tarafından kötü karşılandı. Lykourgos tanrıyı hapsetmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Çünkü Dionysos kendisine denizde bir barınak veren Nereus kızı Thetis’in yanına kaçtı. Bu sefer Lykourgos delirdi, Dionysos’un kutsal bitkisi asma kütüğünü kestiğini sanarak kendi kendi bacağını, oğlunun ellerini ve ayaklarını kesti. Aklı başına geldiğinde ülkesinin lanetlendiği gördü. Kahin bu lanetin kalkması için Dionysos’un öfkesinin yatışması gerektiğini bunun da Lykourgos’un öldürülmesi ile olacağını söyledi. Halk Lykourgos’un ellerini bacaklarını dört ata bağlayıp kopartmak suretiyle kahinin sözünü yerine getirdi.

Daha sonra Dionysos ölüler ülkesine gidip annesi Semele’i bulmak ister. Dipsiz bir göl olan buradan kestirme hadese gittiğine inanılan Lerne gölünün yanına gelir. Yolu bilmediği için Prosymnos adında birine yolu sormak zorunda kalır. O da bu hizmetine karşılık dönüşte kendisini ödüllendirmesini istedi. Tanrı bunu kabul ettiyse de bunu yerine getiremedi çünkü tekrar yeryüzüne çıktığında Prsymnos ölmüştü. Ancak bunun yerine mezarına özel bir sopa saplayarak sözünü yerine getirmeye çalıştı. Hades’ten annesini bırakmasını istedi Hades ise sevdiği bir şeyi ona verirse bırakacağını söyledi Bunun üzerine en gözde bitkilerinden mersini bıraktı.

Şarap ve ilham tanrısı olan Dionysos’un şerefine tantanalı geçit alayları düzenlenirdi. Bu geçit alaylarında bereket ve toprak cinleri maskelerle canlandırılmış olarak yer alırlardı. Bu kortejler daha düzenli bir şekil altında tiyatro (komedi, tragedya ve satirik dram) temsillerinin doğmasına yol açmıştır.

Roma’da Dionysos mysterleri aşırı serbestlikleri orgiastik karakterleri nedeniyle taraftar topladı. Roma senatosu İ.Ö. 186’da Bakkhanalların kutlanmasını yasakladı. Böylece gizli bir din haline dönüştü.


Bacchus - Caravaggio

14 Nisan 2011 Perşembe

Naziler Atlantis'in Peşinde III

Ahnenerbe'nin Amblemi


1939 yılında Schafer bu geziden döndüğünde, Nazi siyasetinde işler ciddiye binmeye başlamıştı. Bunun yansımaları Ahnenerbe içinde görülüyordu. Willigut, içkiye düşkünlüğü ve giderek çılgınlaşan fikirleri ile utanç kaynağı olmaya başlamıştı. Willigut'un 1924 yılında kendisine şizofren teşhisi konduğu ve Himmler ile tanışmadan bir kaç yıl önce akıl hastahanesinden çıktığı  anlaşıldı.

Sonunda Himmler onu emekli etmekten başka çare bulamadı. Gittiği yerde ölene kadar iyi bakıldı. Otto Rahn'ın sonu daha kötü oldu. Himmler'e Rahn'ın homoseksüel ilişkisi olduğu söylendi. Nazi Almanya'sında homoseksüellik toplama kampına sadece gidiş bileti ile cezalandırılan bir suçtu. Himmler ona bu gerçeği Dachau'da çalışmaya yollarka hatırlattı. Daha sonra da Rahn Himmler'e adını temize çıkarmasını yazmasına rağmen, Himmler "Artık seni koruyamam" cevabını verdi. SS tarafından onurlu sayılan bir davranışla Rahn 1939 kışında intihar etti.

Savaş çıktığı zaman, Ahnenerbe çok farklı bir organizsazyon haline geldi. Garip huyları ve sabit fikirleri olanlar azaldı, görevi ciddi arkeologlar devraldı. İşin garip yanı araştırmacılar politik baskılardan uzak rahat bir şekilde işlerine devam edebiliyorlardı. Ancak bu arkeolojinin politik anlamda kullanılmadığı anlamına gelmiyor. Polonya ve Rusya'da bulunan tarihöncesi çanak çömleklerin Alman kökenli olduğunun söylenmesi bir rastlantı değil. Üstlerinde gamalı haç bulunan eski kapların arkeolojik kazılarını gösteren filmler yapıldı. Bu, Almanlar'ın doğudaki eski yurtlarına dönmelerinin, onların kaderi ve hakları olduğunun yönündeki argümanlara kaynaklık etti.

Savaşın sonunda Ahnenerbe arkeologlarının çoğu kariyerlerine devam ettiler ve Almanya çapında önemli professörler oldular.

1920'lerde Himmler'in hayal dünyasına ilham veren fikirler şimdilerde yine moda oldu. Atlantis'ten söz eden kitaplar listelerde hemen yükseliyor, sıklıkla Atlantis olduğu iddia edilen kalıntıların bulunduğu haberleri geliyor. Bunların çoğu da Mısır'dan Mayalar'a kadar tüm eski uygarlıkların kaynağı olduğu iddia ediliyor.

Irksal unsur söz konusu olmasa da dayanak noktası aynı, Mısırlılar ve Orta Amerikalılar tek başlarına böyle bir medeniyet geliştirmiş olamazlar, mutlaka onlara süper insanlar yardım etmiştir. İşte Himmler'in fikirlerini benzeri...


- SON -

31 Mart 2011 Perşembe

Naziler Atlantis'in Peşinde II


"Toten kopf" yüzüğü

Weisthor, Himmler'e Almanlar'ın bilinmeyen kutsal yerlerini gösterir, bunları sembollerle açıklardı. Ona ayrıca kıdemli SS subayların ve evli üyelerinin taktıkları  gümüş "toten kopf" yüzüğünün yapım işi de verilmişti. Yüzüğün dış kısmında 4 adet özel anlamı olan Germen harfi, ortada ise bir kuru kafa vardı. Amaç SS'leri bir koruma ekibinden ziyade bir şövalye birliği yaratmaktı. Ancak bu planları gerçekleştirmek için bir kale gerekiyordu ki Willigut tarafından sağlanan bilgilerle Wewelburg Ortaçağ kalesi bulundu. Willigut'a göre bu kale doğaüstü ve uğurlu gücün sembolu üçgen şeklindeydi ve Almanya'nın kalbinde (Orta Almanya'da) Externsteine'ye çok yakın bir bölgedeydi. Himmler'in SS asaleti ile ilgili fantezilerinini kökleri Naziler'in "kan ve toprak" idealine dayanıyordu. Buna göre Almanlar ayak bastıkları toprağa tarih ve ırk yoluyla bağlıydılar.Yeni bir soylu Alman ırkı yaratmak için Himmler'in onlara bir de tarih yaratması gerekiyordu.

Wewelburg Kalesi


Himmler'in arkeolojiye müthiş bir ilgisi vardı. Genelde utangaç olmasına rağmen arkeolojik kazılar sırasında çekilmiş binlerce fotoğraf ve filmi bulunmaktadır. 1935 yılında bu takıntı Ahnenerbe'nin (geçmişe ait miras) yaratılmasıyla kendini gösterdi. Ahnenerbe dünya üzerindeki Alman arkeolojik seferlerine fon yaratılması için ek bir kaynaktı.

1934 yılında Gabriel Winkler Berlin'de Willigut'un asistanı olarak çalıştığı sıralarda, sıradışı bir kitap ile karşılaştı. 28 yaşındaki Otto Rahn tarafından yazılmış kitap, The Crusade Against The Grail (Kutsal Kase Seferi) adını taşıyordu. Oldukça kalın olan bu kitap, Ortaçağ'da eski Alman inanışlarına sahip Alman şövalyelerinden söz ediyordu. Bunlar aynı zamanda Güney Fransa'da, Pireneler'deki şatolarında bulunan kutsal kasenin de korucularıydı. Kitabı nedeniyle Rahn, Berlin'e çağrıldı ve grubun bir parçası oldu. Bu grubun içindeyken Rahn kutsal kase ile ilgili araştırmalarını sürdürdü. Ancak onu bulup Almanya'ya getirmek için yolculuğa çıkmadı. Bunula birlikte Rahn başka gezilere katıldı. En önemlilerinden biri Kuzey Kutbu'na yapılan yolculuktur. İzlanda ve Grönland'da Ariler'i bulmak için araştırmalar yaptılar ancak bir bulgu elde edemediler.

Himmler'e 1938 yılında Ernst Schafer adında bir gencin Tibet'e keşfe gideceğinin bilgisi geldiğinde, hemen genç adamla temasa geçildi. Himmler ona yardım etmek için İngiliz Dışişleri bakanıyla görüştü ve izin sağladı.

 Schafer Tibet'te




Savaşın sonunda Schafer Amerikalıların yürüttüğü sorgulamada, Himmler'in kendisinden Buzul Çağı'nın muhtemelen dağılmış Ari  kalıntılarını araştırmasını istediğini belittti. Ancak kendisi daha çok vahşi yaşamla ilgileniyordu, yanına Tibetlilerin ırksal özelliklerini araştırmak için antropolog Bruno Beger'i de almıştı. Bütün ekip SS üyelerinden oluşuyordu.

17 Şubat 2011 Perşembe

Naziler Atlantis'in Peşinde I


Heinrich Himmler


Müttefikler 1945 yılında Heinrich Himmler’in özel kütüphanesini ele geçirdiklerinde gizli bir kitap koleksiyonu ile karşılaştılar. Bunların arasında Ernst Höbiger’in The World Ice History adlı bir kitabın kopyası da bulunuyordu. Kitapta yazar uzaydan gelen bir süper ırkın eski Atlastis adasına yerleştiği iddiası yer alıyordu. Höbiger’e göre bu süper ırk burada çok ileri bir uygarlık kurdu. Bu uygarlık buzul tabakalarının ilerlemesiyle yer değiştirdi ve dünyanın çeşitleri yerlerine dağıldı. Yunanlılara ve Mısırlılara uygarlığı öğretende onlardı. Himmler tüm bunlara inanmakla kalmadı Atlantislilerin torunlarının en mükemmel bireylerinin Almanya’da yaşadıklarına kesin gözüyle bakmaya başladı. Diğerleri ise dünyanın çeşitli yerlerine yayılmışlardı. Onun görüşüne göre bunlar süper insanlar olan Ariler’di. Nazi devleti içinde en korkulan organizasyon olan SS’leri yaratırken Himmler'in hayal dünyasını besleyen bu düşüncelerdi.

 
Himmler’in kütüphanesindeki diğer kitapların arasında Hörbiger’in kitabını bir kenara bırakmak kolay olabilir ama bu teorilerin doğru olduğunu kanıtlamak için yaptıklarına bakınca hayli şaşırtıcı olduğu görülüyor. Öyle ki muhtemelen dağılmış ana ırkın ve Atlantis’in ırksal ve arkeolojik kalıntılarını bulmak için İzlanda, Grönland, Orta Amerika ve Tibet’e kadar keşif heyetleri gönderdi.


Himmler’in bu konulardaki gurusu, Herbert Wiligut adındaki bir Avustralyalıydı. 80’lerin sonlarında Himmler’in eski yardımcısı Karl Wollf onun hakkında “Avusturya ordusunda albaydı. Bizden (SS) Weisthor takma adını aldı. Thor Alman tanrısı, weis ise akıllı insanların ailesinden geldiği anlamına geliyordu. Ve o Hıristiyanlık öncesi inançları canlandırmaktan sorumluydu. Yaşamın misyonunu, bilgi ve tecrübelerini bin yıllık Almanya hükümetini gelecekteki koruyucusu ve seçilmiş kişileri olacak SS’e geçmek olarak gördü.” demiştir.
Wiligut yada Weisthor’a resmi bir görev verildi. Böyle bir pozisyonun nedeni Wiligut’un tarihöncesi zamanlara dayanan Alman filozoflarının soyundan gelenlerin sonuncusu olduğunu iddia etmesiydi. Ayrıca binlerce yıl önce soyunun yaşadıklarını ve tarihini hatırlamasına yarayan üstün bir hafızası olduğunu ileri sürüyordu.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Gamalı Haç



İnanmak güç olsa da gamalı haç (swastika) Naziler'in tekeline girmeden önce, bir zamanlar iyi şansın simgesiydi. Sanskritçe'de "su"  (iyi) ve "asti" (olmak) kelimelerinden geliyor ve geçmişi binlerce yıl öncesinde insanların kuzey yıldızı çevresinde hareket eden Büyük Ayı takım yıldızını farkettikleri zamana kadar uzanıyor.





Hint Formu

Bu hareketin planı yılda dört kez çıkarıldığında gamalı haç şekli oluşuyordu. Bu simge mevsimlerin değişiminin işareti sayılıyordu.

Günümüzde eski gamalı haç simgeleri dünyanın pekçok köşesinde bulunabilir. Filistin'de, 2000 yıllık yahudi tapınaklarında bile yer almakta; Dalay Lama'nın tahtının süslüyor, Hint Şans tanrısı Ganeşe'yı simgeliyor... 

Hindistan'da bazı İngiliz kolonileri gamalı haçı büyülü bir şans olarak batıya getirdiler. 19. yüzyılın sonlarından, Nazilerin yükselişe geçtiği 1930'lu yıllara kadar gamalı haç "Şanslı Haç" olarak biliniyordu. Poker fişlerini, tebrik kartlarını ve yiyecek paketlerini süslüyordu. 1917 yılında tutuklu Rus Çar ailesi şans getirmesi için bir kumaşa gamalı haç işareti işlemişlerdi. Ancak bazı insanlar saat yelkovanı yönündeki versiyonun ölümü ve kara büyüyü simgelediğini düşünüyor. Gerçekten de kara büyücü Aleister Crowley, Hitler'in gamalı haçı kendisinden çaldığını ileri sürmüştür.



Ani Kalesinde kullanılan formu


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails