5 Ağustos 2011 Cuma

Rasputin IV


Yusupov bir süre sonra Rasputin'in yanına inerek ölüp ölmediğini kontrol etmek istedi. Tam bu sırada Rasputin gözlerini açarak bakışlarını Yusupov'a dikti ve "Felix Felix" diye bağırdı. Aynı zamanda da Yusupov'a sarılmış var gücüyle sıkmaya başlamıştı. Bir canlı ceset ile boğuştuğunu fark eden Felix Yusupov dehşet içinde kalmıştı; bütün gücünü toplayıp Rasputin'in kollarından kurtuldu. Adam da hırıltılar içinde yere yığıldı. Elinde Prens'in apoleti kalmıştı.

Yusupov çılgın gibi kendini merdivenlere attı ve yukarı çıkarken Purişkeviç'e seslendi "Koşun yetişin hala yaşıyor..." Sonra çalışma odasına girerek Maklakov'un kendine verdiği lastik copu aldı ve Purişkeviç ile birlikte aşağı indiler. Aşağıda gördükleri manzara herkesi donduracak kadar ürkütücüydü. Rasputin arkasında kanlı izler bırakarak kapıya kadar sürünmüş aslında kilitli olması gerken kapıyı açarak avluya kadar sürünmüştü. Purişkeviç onun arkasından koştu. Rasputin sokağa doğru ilerliyordu. Bu nedenle tabacasının çekti ve titreyen ellerle iyice nişan almaya çalıştı ve başladı ateş etmeye. İlk iki atış boşa gitmişti ama son iki atışta Rasputin karların üzerine yığıldı. Purişkeviç Rasputin'in yanına geldi ve karlar kızıla dönene kadar kafasını tekmelemeye başladı buna rağmen Rasputin hala eliyle karları kazıyordu.

Puruşkeviç geri döndükten sonra Yusupov'u lavaboda buldu ve ona "Sakin ol dostum herifi öldürdüm her şey bitti dedi..." Ama Yusupov onu duymuyor gibiydi. Birden bire copu alarak hala kıpırdanan Rasputin'e koştu ve var gücüyle vurmaya başladı. Tabanca sesine koşan bir polis ile uşak zor ayrıdı.

Durumu toparlamaya çalışan Purişkeviç polis memurna yaklaşarak durumu kapamaya çalıştı. Memura kendisinin miletvekili, diğer kişinin de Prens olduğunu söyledi ve vatan hainini öldürdüklerini söyledi. Ancak polis söz dinlemedi ve rapor edeceğini söylerek uzaklaştı.

Grandük ve Purişkeviç, Rasputin'in ellerini bağlayarak cesesi eski bir perdeye sarıp arabaya koydular hızla Neva nehrine gittiler ve cesedi su almak için açılan deliklerden birine attılar.
Bunlar olup biterken Prens kendine gelmiş ve başına nelerin gelebileceğini kavramıştı. Silah kullanılmış ve sesi duyulmuştu ortalık kan içindeydi ve bir polis maktulü görmüştü. Sonunda köpeklerinden birini öldürdü ve Rasputin'in kanlı izlerinde sürükletti ve öldüğü yerde bıraktı. Ancak bu çözüm inandırıcı olmadı, polis raporunu vermişti. Ertesi günü Çariçe, Rasputin'in Prens Yusupov ve Grandük Dimitri tarafından pusuya düşürüldüğünü öğrendi. Çariçe hemen Çar'a haber verdi.

Polis Rasputin'in cesedini 19 Aralık günü buzların arasında buldu. Otopside suya atıldığında henüz ölmediği ortaya çıktı. Ölmeden önce ellerini çözmeyi başarmış fakat boğularak ölümüştü. 21 Aralık günü Kraliyet Sarayı'nın bahçesinde toprağa verildi. Cenazede sadece Çariçe, çocukları, Anna Vyurubova ve bir kaç subay vardı.

Rasputin'in öldürülmesinden iki ay sonra devrim hareketi Rusya'daki İmparatorluğu silip süpürdü. 23 Mart 1917 günü başlarında Duma Meclisi Miletvekilleri olan bir grup Bolşevik bir tören ile Rasputin'i mezarından çıkartarak Pargolava ormanında yakarak sembolik bir öç aldı.

KATİLLER VE AKİBETLERİ


Prens Felix Yusupov... 27 yıllık yaşamı boyunca devlet işlerine çok az bir ilgi göstermiş Avrupa sosyetesi mensuplarıyla lüks ve seks içinde düşüp kalkmış homoseksüel eğilimli bir kişiydi. Ayrıca Rusya'nın en büyük miraslarından birinin varisi olduğu için ne I. Dünya Savaşındaki yoksulluk ne de Rasputin'in konumu onu maddi yönden etkiliyordu. 1916 yılının aralık ayında tuhaf bir şey oldu ve Yusupov Rusya'nın kurtarıcı olma hayaline yakalandı. Çar'ın, ailesinin ve milettin tek kurtuluşunun Rasputin'in ölmesinde olduğunu düşünüyordu. Bir plan yaparak kendine yardım edecek adayları toplamaya başladı. Bunlardan ilki Çar'ın büyük kızıyla evlendirilmek istenen Dük Dimitri idi. Diğerleri sağ görüşlü siyasetçi Purişkeviç, Yüzbaşı Skotin ve Doktor Lazovert'ti.


Dük Dimitri


Daha başlagınçta bu beş adam planlarının güvenliği sağlayamadılar ve çevrelerine gereksiz bilgi verdiler. Bu durumda Rasputin'in haber aldığı su götürmezdi. Rasputin'i uyardıkları halde Prens onu ikna etmeyi başardı.

Yusupov ve arkadaşları beklentilerin aksine az ceza aldılar. Hepsi Kraliyet ailesine yakındı ve aldıkları cezalar da onların "Ekim Devrimi"nden kurtulmalarını sağladı. Prens Yusupov Kırım'daki malikanesine sürgüne gönderildi devrim sırasında ülkeden kaçtı. Grandük, Çar'ın ailesi öldürülürken İran sınırındaydı o da kaçmayı başardı. Purişkeviç, Sukoton ve Lazovert ceza almadılar iç savaş sırasında tifüsden öldükleri sanılıyor.


- Son -

22 Temmuz 2011 Cuma

Rasputin III


Rasputin'in uzaktan hastayı iyileştirmesiyle ünü daha da pekişti. Çar ve Çariçe mektuplarında ondan "Dostumuz" olarak bahsediyorlardı. Ayrıca önemli devlet işlerinde  de Rasputin'in tavsiyelerine uyulmaya başlanmıştı. Ne var ki Rasputin'in güçlenen konumuna karşı diğer taraftan düşmanları da artıyordu. Sol ve sağ görüşlü siyasiler, radikaller, tutucular, kızgın kocalar ve taciz edilmiş kadınlar kin beliyorlardı. Sonunda nefret şiddete dönüştü. Rasputin Pokrovskoye'de karnından bıçaklandı. Bir kadın evlenme vaadiyle Rasputin ile beraber olmuş ama bu vaad gerçekleşmemişti.

1 Ağustos 1914'te Rusya, Almanya'ya karşı savaşa girdi. Bu durum sarayda Rasputin'in etkisini azalttı. Çar onun savaş karşıtı görüşlerine katılmıyor, vaazlarını dinlemiyordu. Hatta Çariçe bile onunla görüşemeyecek kadar meşgul olduğunu söylüyordu. Ne var ki 1915 yılında kader sarsılan ününü kurtarma fırsatı verdi. Çariçe'nin yakın arkadaşı Anna Vyrubova bir tren kazasında ciddi bir biçimde yaralandı. Kafatası ve omuriliği zedelenmiş, bir bacağı ezilmiş diğeri ise kırılmıştı. Doktorlar geceyi sağ atlatamayacağını söylüyordu. Kadının ısrarı üzerine çağrılan Rasputin hastanede Çar ve Çariçe ile tekrar bir araya geldi. Rasputin bir kez daha umutsuzluğun ortasında umut vaadediyordu. Dua etti ve odayı terk ederken Çar'a "Yaşayacak ama sakat kalacak" dedi. Gerçekten de yaşadı ve herkesten uzun süre yaşadı. (1964'te öldü)

Artık Rasputin'in etkisi güçleniyordu. 1915'te Çar cepheye giderken yetkiyi karısına bıraktı. Çariçe'de Rasputin'in tavsiyelerine başvurdu, oğlunu ve arkadaşını kurtaran biri ülkesini de kurtarabilirdi. Rasputin zamanla yetenekli devlet adamlarını tasviye etti. 1916 kışında Rasputin sarayda pek çok değişiklik yaptı. Savaş taraftarları onun barışçı tutumunun hoş karşılamıyor, onu Almanya doğumlu Çariçe'yi ve Almanya'yı tutmakla suçluyorlardı. Bu nefret büyüdükçe devrimcileri de harekete geçiriyor ve sayıları giderek artıyordu. Rasputin'in hem Çariçe ile dört kızının ve Anna Vyrubova'nın sevgilisi olduğu yönünde söylentiler vardı. Çar'ın da Rasputin'in seks partileri ve şeytana tapma ayinlerine katıldığı söyleniyordu. Bu söylentilere herkes inanmaktaydı. Rasputin'in cinsel zayıflığı onun sonunu hazırladı.


KORKUNÇ BİR CİNAYET


Prens Yusupov ve eşi Düşes İrina


Beş kafadar Rasputin'i Prens Yusupov'un sarayında öldürmeyi planlamışlardı. Prensin sarayı Molka nehrinin yanındaydı. Kalın duvarları, bodrumlarıyla adam öldürmek için uygun bir ortam hazırlıyordu. Ne var ki işe girişmeden önce mahzenlerden birini bir salona dönüştürmek gerekiyordu, rutubetli mehzen hemen düzenlendi.

Komployu hazırlayanlar, 16 Aralık 1916 günü gece yarısına doğru buluştular. Lazovert Şöför elbisesi giymişti, Yusupov dolaptan zehiri çıkardı ve masaya içinde 6 tane pasta bulunan bir tabak koydu. Bu pastalardan üçü krem glase ile örtülüydü diğer üçü ise krem şokolalıydı. Bir yanlışlık olmasın diye sadece pembe pastalara zehir karıştırılacaktı. Doktor Lazovert potasyum siyanidi toz haline getirdi ve pastaların bir katına zehiri serpti. Pastalara karıştırlan zehir miktarı bir kaç kişiyi rahatlıkla öldürecek kadar fazlaydı. Bir miktar zehirde Rasputin'in en sevdiği Maderia şarabına karıştırıldı.

Yusupov hazırlıklar tamamlanınca Rasputin'in evine gitti. Rasputin her zamankinin aksine özenle giyinmişti. Kapıyı çekerek çıktılar. İçeri girince müziğin sesini duydular. Yusupov'un arkadaşları özellikle gürültü çıkartıyorlardı zira Rasputin'i evde kadınlarında olduğuna inandırmaları gerekiyordu. Yusupov "Aniden karımın arkadaşları geldi onları göndermeye uğraşıyor nerdeyse giderler. Onlar gidene kadar çay içelim" dedi. Ama Rasputin istemedi ve salonda kanapeye yerleşti.

Rasputin hiç birşeyden şüphelenmemiş gibi görünüyordu. Kendisinin ölmesini isteyenlerin çokluğundan bahsetti. "Ben onlardan korkmuyorum çünkü şimdiye kadar Tanrı beni hep korudu bana el kaldıranların sonu hep kötü oldu" dedi.

Bir süre sonra çay istedi. Yusupov servis yaparken pasta tabağını da uzattı başta istemeyen Rasputin sonra arka arkaya iki pasta yedi. Bu arada zehirli şaraptan da içmişti. Yusupov hayretler içindeydi zehir tesir etmemişti.

Bir kaç bardak daha içtikten sonra elini boğazına götürdü. Yusupov neyi olduğunu sorunca Rasputin'in " Hiç bir şeyim yok " diye cevap verdi. Vakit ilerlemişti bu süre zarfında Yusupov nazik ev sahipliğini sürdürmüştü şarap ve pasta ikram etmeye devam etmişti. Yukarıda bekleyen suç ortakları endişelenmeye başlamışlardı. Gürültüler artınca Yusupov " Bir gidip bakayım"  dedi ve Rasputpn'in yanından ayrıldı. Grandük Dimitri, Purikeviç ve Sukotin merakla bekliyorlardı. Yusupov onlara zehirin etki etmediğini söyledi. Sonunda tabanca ile işini bitirmeye karar verdiler.

Rasputin uyuklar vaziyetteydi. Yusupov Rasputin'e iyi olup olmadığını sordu "Bir bardak şarap içersem iyi gelir" dedi. Gerçekten de bir bardak daha şarap içen Rasputin birden daha iyi oldu. Sabırsızlanmaya başlayan Yusupov tabancayı eline alarak Rasputin'i sırtından vurdu. Hemen ışıkları söndürüp Prens'in çalışma odasına çıktılar. Purişkeviç'in planına göre Doktor Lazovert Rasputin'in elbiselerini giyip sarayı terk edecketi. Böylece Rasputin'i takip eden gizli servis onun Yusupov'un sarayında öldüğünü öğrenemeyecekti. Elbiseleri yok ettikten sonra Rasputin'in cesedini nehre atacaklardı.

Devam edecek...

15 Temmuz 2011 Cuma

Rasputin II


Rasputin'in Çarkoeselo'daki Kraliyet Sarayı'nı ziyareti tam bir yıl sonra gerçekleşti. Çar, Rasputin'in gizemci yada vaazcı yönüyle ilgilenmiyordu. Daha çok onun içtenlik dolu konuşmalarını ve köy yaşamı hakkındaki bilgisini önemsiyordu. Oysa Rasputin'in Çariçe ile ilişkisi çok farklıydı. Çariçe Aleksandra Rasputin'in ruhani tavırlarından etkileniyordu ve sarayda verdiği vaazları dikkatle dinliyordu.

Çar ve ailesi

Çariçe Almanya'da doğmuş, İngiltere Kraliçesi Victoria'nın yanında  büyümüş bir soylu, Essen-Darmstadt Prensesi'ydi. Dolaysıyla Rus Çarlığının yaşam tarzına ve geleneklerine bir türlü alışamamıştı. Dört kız çocuk doğurmuş ama bir erkek varis dünyaya getirememişti. Bu yüzden mutsuzluğu had safhadaydı. Başarısızlık ve umutsuzluk duygusu öylesine artmıştı ki Düşes Militsa'nın himayesindeki kişilerden medet umar hale gelmişti.

Nihayet 1904'te Çariçe bir erkek çocuk dünyaya getirdi Çareviç Aleksi. Ama ailenin ve halkın sevinci kısa sürdü. Doğumundan 6 hafta sonra çocuğun hemofili hastası olduğu anlaşılmıştı. Bu, kanın pıhtılaşmasını sağlayan maddenin eksikliğinden kaynaklanan bir hastalıktı. Kısacası çocuk yaşamı boyunca tehlike altındaydı. Çünkü en ufak kesik, bere yada burun kanaması durdurulamayan kan anlamına geliyordu.

1907'de Rasputin Çareviç'in sağlığı ile ilgilenen gruba katıldı ve kısa zamanda en önemli üyesi oldu. Bunu sağlayan, 3.5 yaşına gelmiş Aleksi'nin bir gün düşüp iç kanama geçirmesiydi. Çocuk çok acı çekiyor, doktorların çabası yetersiz kalıyordu. Bunun üzerine umutsuzluğa düşen anne-baba son çare olarak Rasputin'e danıştılar. Rasputin sadece yatağın başında dua ederek bunu atlatmasın sağlayarak doktorların yapamadığını yapmıştı.

Çariçe ve oğlu Aleksi


Artık ok yaydan çıkmıştı. İki yıl boyunca sarayda içkiler Rasputin'in şerefine içildi. Din çevreleri ve soylu kadınlar ona koşarken, diğerleri hediye ve paralarla saraydaki nüfuzunu satın almaya çalışıyorlardı. Ama o sadece hiçlik duygusunu ve seks güdüsünü tatmin etmeyi amaçlıyordu. Başkaları ise onun ahlaksılığından rahatsız oluyordu. Dini ortamlarda yürüttüğü çılgın toplantılar, saraydaki nüfuzuna karşılık seks yapma, duayla cinleri kovma seasında bir rahibeye tecavüz etme gibi söylentiler etrafta açıkca konuşuluyordu. 1911 yılının Mart ayında bazı St. Petersburg gazetelerinde Rasputin'i eleştiren yazılar çıkmaya başladı. Önceden kendisine hayran olan bazı kimseler de bu yazılar üzerine Rasputin' karşı olmaya başladı.

Bu kritik anda Rasputin bir kez daha kutsal topraklara gitme kararı aldı. Ama bu yolculuk pek bir şey değiştirmedi düşmanları hala saraydaki konumuna karşıydılar. Ne var ki Çariçe Rasputin'den vazgeçemiyordu. Sonunda 1912'de Çar'ın danışmanları sarayının itibarın zedelediği konusunda Çar'ı ikna etmeyi başardılar. Çariçe Rasputin'i savunduysa da köyüne dönmek zorunda kaldı.

1912 Ekimini Çar ailesi o zaman Çarlık toprağı olan Polonya'da geçiriyorlardı. Hava güzeldi, Çariçe bile bütün sıkıtılarından kurtulmuşa benziyordu. Ancak Aleksi'nin başına gelen talihsiz kaza bir anda tüm mutluluğu yerle bir etti. Kayıktan çıkmak isterken ayağı kayan 8 yaşındaki çocuk çok sert bir şekilde düşmüştü. Başta önemsiz gibi görünse de durum ciddiydi, çocuk iç kanama geçiyordu. Doktorlar çaresi kalmıştı, çocuk acıdan kıvranıyordu.

Sonunda bir umut kalmayınca Rasputin'i çağırmaya karar verdiler. Hemen telgraf çekildi. Yanıt çabuk geldi; Rasputin'in telgrafında "Tanrı gözyaşlarını gördü ve dualarını duydu. Üzülme çocuk ölmeyecek, doktorların onunla fazla uğraşmasına izin verme" yazılıydı. Bu telgrafın alınmasından kısa süre Aleksi iyileşti.

Devam edecek...

1 Temmuz 2011 Cuma

Rasputin I

RASPUTIN




Rus Çarı II. Nikola, günlüğünün 1 Kasım 1905 tarihli bölümünde şunları yazmıştı: "Tanrının, Tobolsk bölgesinden gelen Gregori adındaki elçisini kabul etmemiz gerekiyor..."

O anda Nikola dahil hiç kimse, bu "tanrı elçisini"nin gelecek on yıl içinde kraliyet ailesinin hem kurtuluşunu hem de çöküşünü hazırlayacağını; Çar'ın biricik oğlunu iyileştireceğini ve yine Çar'ın tacını yitirmesine yol açacağını bilemezdi.

Tobolsk bölgesinden gelen bu adam, Nikola ve ailesi tarafından "Gregori Yefimoviç" adıyla çağrılıyordu; tarihte ise daha çok "Rasputin" adıyla tanındı. Gregori Yefimoviç Rasputin,1870 yılında Moskova'nın 2000 km. doğusunda, Sibirya'nın Pokrovskoye kasabasında doğmuştu. Doğum tarihi bile net olmayan bu adamın gerçek adı konusunda da bazı şüpheler vardı. Ailenin soyadı olan Rasputin'in söz konusu olan kasabanın eski adından geldiği sanılıyordu.  Palkino Rasputye "Bir yol ayrımı" demekti. Ne var ki Rasputin'i eleştirenler ve ondan nefret edenler, Rusça "baştan çıkarılmış" anlamına gelen rasputine sözcüğüyle olan benzerliği onu kötülemek için kullanmakta geri kalmamışlardı.

Rasputin'in gençliği ile ilgili kayda değer bir bilgi yok ancak onun manevi güçlerinin ortaya çıkmasına ilişkin pek çok öykü anlatılıyordu. Oysa St. Petersburg halkının tanıdığı genç Rasputin hakkında daha çok şey biliniyordu. Bir arabacı olarak sürekli gezen Rasputin'in gençliği kadınların peşinden koşmakla geçmiş ve bir iki hırsızlık olayından dolayı yargılanmıştı. Rasputin'in dine olan düşkünlüğü ise ahlaksız yaşamı ile taban tabana zıttı.

1890'da Rasputin biraz uslanmış evlenerek o yılın sonunda bir oğul sahibi olmuştu. Ama evdeki sakinliği uzun sürmedi, bir sonraki yıl Yunanistan'ın Athos dağındaki ünlü manastıra dinsel amaçlı bir ziyaret yapmaya karar verdi. Üç bin km'lik yolu üç ayda yürümüş, dönmeden önce de Kutsal Topraklara bir ziyaret yapmıştı. Bu yolculuk sonunda inanılmaz derecede değişen Rasputin'in manastırdaki deneyimleri sonucunda bir rahip olamayacağı ancak tanrının ondan vaaz vermesini istediği yargısına varmıştı. Bu yüzden, memleketi Pokrovskoye'de bir tür bağımsız vaazci olarak dolaşmaya başladı.

1900 yılında gelindiğinde, Rasputin Sibirya'nın her yanında hastaları iyileştirme gücüyle ve kutsal yazıları yorumlamasıyla tanınıyordu. Çok az okuma yazma bilmesine rağmen yöredeki pek çok öteki din adamlarından belirgin bir biçimde ayrılmasını sağlayan bir çekiciliği vardı. Orta boylu ama güçlü bir adamdı. Saçı sakalı uzun ve dağınıktı. Ama gözleri onun özel biri olmasını sağlıyordu. Bugün de fotoğraflarında açıkca görülen koyu mavi derin bakışlı gözleri insanları sersemleten bir etkiye sahipti. (Aynı etki Hitler'de de mevcuttu)

Rasputin, 1903 yılında St. Peterburg'a geldi, kilise yetkilileri ünün biliyorlardı. Beş ay kaldığı bu şehirde önde gelen papazlarla ve dinbilimcilerle tanıştı. İki yıl sonra geri döndüğünde de Rasputin saray çevrelerinde görülmeye başladı. St. Peterburg sosyetesi bu tuhaf Sibiryalı'yı hemen pek çok çoğu Düşes Militsa tarafından keşfedilmiş olan ruhçular, gizemciler sınıfına dahil etti. Militsa'nın kocası Dük Nikola'da Rasputin'in hasta köpeğini iyileştirmesi ile hayranları arasına katıldı.

1905 yılının nisan ayına gelindiğinde gizli polis bile bu kutsal adamın yaptıklarıyla ilgilenmeye başladı. Sonunda 1 Kasım 1905'te Dük Nikola'nın malikanesinde Çar II. Nikola ile tanıştırıldığında Rasputin'in yükselişi pekişmiş oldu.  


Devam edecek...

27 Mayıs 2011 Cuma

Dionysos

Değer verdiğim bir arkadaşımın isteği üzerine  :)

 Hermes ve bebek Dionysos - Praksiteles

Dionysos, Bakkhos olarak da adlandırılan ve Roma’nın eski italik tanrılarından Liber Pater ile özdeşleştirilmiş olan klasik dönemde bağ, şarap ve mistik vecd tanrısıdır. Efsanesi karışıktır çünkü yalnız Yunanistan’dan değil komşu ülkelerden de alınan çeşitli unsurlarla kendi içinde birleşir.

Dionysos Zeus ile Semele’nin (Kadmos ve Harmonia’nın kızı) oğludur Bu durumda Apollon, Hermes, Artemis gibi ikinci kuşak Olymposlu’lardandır. Zeus’un sevgilisi Semele ondan kendisine tüm gücüyle görünmesini diledi. Semele’nin hatırını kırmayan Zeus bunu yerine getirdi, ancak aşığının çevresinin saran şimşeklerin görüntüsüne dayanamadı ve yıldırıma çarpılarak öldü. Zeus Semele’nin karnında taşıdığı henüz 6 aylık bebeğini hemen çıkardı ve kalçasına dikti. Süresi dolduğunda çocuğu tam şeklini almış olarak oradan çıkardı. Bu çocuk küçük Dionysos’tu yani iki kere doğan tanrıydı (Dionysos Yunanca etimolojik olrak iki kere doğan anlamına gelmektedir). Çocuk Hermes’e emanet edildi. Hermes de onu büyütmeleri için Orkhomenos kralı Athamas ile karsı İno’ya verdi. Zeus’un kıskanç karısı Hera’nın hışmından korunması için çocuğa kız elbiseleri giydirmelerini söyledi. Ne var ki Hera buna kanmadı İno ve Athamas’ı delirtti. Zeus bu kez çocuğu Afrika’daki Nysa adlı ülkeye gönderdi ve büyütmeleri için nymphalara verdi. Zeus bu kez Hera’nın onu tanımaması için oğlağa dönüştürdü. Bu epizot kültün önemli figürü oğlağı açıklamaktadır ayrıca Nysa adı Dionysos adının az çok bir etimolojisini vermektedir.

Ergenlik çağına gelen Dionysos üzümü ve ondan nasıl yaralanacağını keşfetti. Ama, Hera onu delirtti, Dionysos delirmiş bir halde Mısır ile Suriye arasında dolaşmaya başladı. Böylece Asya kıyılarını aşarak Phrygia’ya ulaşır, orada Tanrıça Kybele tarafından kabul edildi. Kybele onu arındırarak kendi kültünün ritleri hakkında bilgilendirirdi ve böylece delilikten kurtuldu. Trakya’ya giden Dionysos kral Lykourgos tarafından kötü karşılandı. Lykourgos tanrıyı hapsetmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Çünkü Dionysos kendisine denizde bir barınak veren Nereus kızı Thetis’in yanına kaçtı. Bu sefer Lykourgos delirdi, Dionysos’un kutsal bitkisi asma kütüğünü kestiğini sanarak kendi kendi bacağını, oğlunun ellerini ve ayaklarını kesti. Aklı başına geldiğinde ülkesinin lanetlendiği gördü. Kahin bu lanetin kalkması için Dionysos’un öfkesinin yatışması gerektiğini bunun da Lykourgos’un öldürülmesi ile olacağını söyledi. Halk Lykourgos’un ellerini bacaklarını dört ata bağlayıp kopartmak suretiyle kahinin sözünü yerine getirdi.

Daha sonra Dionysos ölüler ülkesine gidip annesi Semele’i bulmak ister. Dipsiz bir göl olan buradan kestirme hadese gittiğine inanılan Lerne gölünün yanına gelir. Yolu bilmediği için Prosymnos adında birine yolu sormak zorunda kalır. O da bu hizmetine karşılık dönüşte kendisini ödüllendirmesini istedi. Tanrı bunu kabul ettiyse de bunu yerine getiremedi çünkü tekrar yeryüzüne çıktığında Prsymnos ölmüştü. Ancak bunun yerine mezarına özel bir sopa saplayarak sözünü yerine getirmeye çalıştı. Hades’ten annesini bırakmasını istedi Hades ise sevdiği bir şeyi ona verirse bırakacağını söyledi Bunun üzerine en gözde bitkilerinden mersini bıraktı.

Şarap ve ilham tanrısı olan Dionysos’un şerefine tantanalı geçit alayları düzenlenirdi. Bu geçit alaylarında bereket ve toprak cinleri maskelerle canlandırılmış olarak yer alırlardı. Bu kortejler daha düzenli bir şekil altında tiyatro (komedi, tragedya ve satirik dram) temsillerinin doğmasına yol açmıştır.

Roma’da Dionysos mysterleri aşırı serbestlikleri orgiastik karakterleri nedeniyle taraftar topladı. Roma senatosu İ.Ö. 186’da Bakkhanalların kutlanmasını yasakladı. Böylece gizli bir din haline dönüştü.


Bacchus - Caravaggio

14 Nisan 2011 Perşembe

Naziler Atlantis'in Peşinde III

Ahnenerbe'nin Amblemi


1939 yılında Schafer bu geziden döndüğünde, Nazi siyasetinde işler ciddiye binmeye başlamıştı. Bunun yansımaları Ahnenerbe içinde görülüyordu. Willigut, içkiye düşkünlüğü ve giderek çılgınlaşan fikirleri ile utanç kaynağı olmaya başlamıştı. Willigut'un 1924 yılında kendisine şizofren teşhisi konduğu ve Himmler ile tanışmadan bir kaç yıl önce akıl hastahanesinden çıktığı  anlaşıldı.

Sonunda Himmler onu emekli etmekten başka çare bulamadı. Gittiği yerde ölene kadar iyi bakıldı. Otto Rahn'ın sonu daha kötü oldu. Himmler'e Rahn'ın homoseksüel ilişkisi olduğu söylendi. Nazi Almanya'sında homoseksüellik toplama kampına sadece gidiş bileti ile cezalandırılan bir suçtu. Himmler ona bu gerçeği Dachau'da çalışmaya yollarka hatırlattı. Daha sonra da Rahn Himmler'e adını temize çıkarmasını yazmasına rağmen, Himmler "Artık seni koruyamam" cevabını verdi. SS tarafından onurlu sayılan bir davranışla Rahn 1939 kışında intihar etti.

Savaş çıktığı zaman, Ahnenerbe çok farklı bir organizsazyon haline geldi. Garip huyları ve sabit fikirleri olanlar azaldı, görevi ciddi arkeologlar devraldı. İşin garip yanı araştırmacılar politik baskılardan uzak rahat bir şekilde işlerine devam edebiliyorlardı. Ancak bu arkeolojinin politik anlamda kullanılmadığı anlamına gelmiyor. Polonya ve Rusya'da bulunan tarihöncesi çanak çömleklerin Alman kökenli olduğunun söylenmesi bir rastlantı değil. Üstlerinde gamalı haç bulunan eski kapların arkeolojik kazılarını gösteren filmler yapıldı. Bu, Almanlar'ın doğudaki eski yurtlarına dönmelerinin, onların kaderi ve hakları olduğunun yönündeki argümanlara kaynaklık etti.

Savaşın sonunda Ahnenerbe arkeologlarının çoğu kariyerlerine devam ettiler ve Almanya çapında önemli professörler oldular.

1920'lerde Himmler'in hayal dünyasına ilham veren fikirler şimdilerde yine moda oldu. Atlantis'ten söz eden kitaplar listelerde hemen yükseliyor, sıklıkla Atlantis olduğu iddia edilen kalıntıların bulunduğu haberleri geliyor. Bunların çoğu da Mısır'dan Mayalar'a kadar tüm eski uygarlıkların kaynağı olduğu iddia ediliyor.

Irksal unsur söz konusu olmasa da dayanak noktası aynı, Mısırlılar ve Orta Amerikalılar tek başlarına böyle bir medeniyet geliştirmiş olamazlar, mutlaka onlara süper insanlar yardım etmiştir. İşte Himmler'in fikirlerini benzeri...


- SON -

31 Mart 2011 Perşembe

Naziler Atlantis'in Peşinde II


"Toten kopf" yüzüğü

Weisthor, Himmler'e Almanlar'ın bilinmeyen kutsal yerlerini gösterir, bunları sembollerle açıklardı. Ona ayrıca kıdemli SS subayların ve evli üyelerinin taktıkları  gümüş "toten kopf" yüzüğünün yapım işi de verilmişti. Yüzüğün dış kısmında 4 adet özel anlamı olan Germen harfi, ortada ise bir kuru kafa vardı. Amaç SS'leri bir koruma ekibinden ziyade bir şövalye birliği yaratmaktı. Ancak bu planları gerçekleştirmek için bir kale gerekiyordu ki Willigut tarafından sağlanan bilgilerle Wewelburg Ortaçağ kalesi bulundu. Willigut'a göre bu kale doğaüstü ve uğurlu gücün sembolu üçgen şeklindeydi ve Almanya'nın kalbinde (Orta Almanya'da) Externsteine'ye çok yakın bir bölgedeydi. Himmler'in SS asaleti ile ilgili fantezilerinini kökleri Naziler'in "kan ve toprak" idealine dayanıyordu. Buna göre Almanlar ayak bastıkları toprağa tarih ve ırk yoluyla bağlıydılar.Yeni bir soylu Alman ırkı yaratmak için Himmler'in onlara bir de tarih yaratması gerekiyordu.

Wewelburg Kalesi


Himmler'in arkeolojiye müthiş bir ilgisi vardı. Genelde utangaç olmasına rağmen arkeolojik kazılar sırasında çekilmiş binlerce fotoğraf ve filmi bulunmaktadır. 1935 yılında bu takıntı Ahnenerbe'nin (geçmişe ait miras) yaratılmasıyla kendini gösterdi. Ahnenerbe dünya üzerindeki Alman arkeolojik seferlerine fon yaratılması için ek bir kaynaktı.

1934 yılında Gabriel Winkler Berlin'de Willigut'un asistanı olarak çalıştığı sıralarda, sıradışı bir kitap ile karşılaştı. 28 yaşındaki Otto Rahn tarafından yazılmış kitap, The Crusade Against The Grail (Kutsal Kase Seferi) adını taşıyordu. Oldukça kalın olan bu kitap, Ortaçağ'da eski Alman inanışlarına sahip Alman şövalyelerinden söz ediyordu. Bunlar aynı zamanda Güney Fransa'da, Pireneler'deki şatolarında bulunan kutsal kasenin de korucularıydı. Kitabı nedeniyle Rahn, Berlin'e çağrıldı ve grubun bir parçası oldu. Bu grubun içindeyken Rahn kutsal kase ile ilgili araştırmalarını sürdürdü. Ancak onu bulup Almanya'ya getirmek için yolculuğa çıkmadı. Bunula birlikte Rahn başka gezilere katıldı. En önemlilerinden biri Kuzey Kutbu'na yapılan yolculuktur. İzlanda ve Grönland'da Ariler'i bulmak için araştırmalar yaptılar ancak bir bulgu elde edemediler.

Himmler'e 1938 yılında Ernst Schafer adında bir gencin Tibet'e keşfe gideceğinin bilgisi geldiğinde, hemen genç adamla temasa geçildi. Himmler ona yardım etmek için İngiliz Dışişleri bakanıyla görüştü ve izin sağladı.

 Schafer Tibet'te




Savaşın sonunda Schafer Amerikalıların yürüttüğü sorgulamada, Himmler'in kendisinden Buzul Çağı'nın muhtemelen dağılmış Ari  kalıntılarını araştırmasını istediğini belittti. Ancak kendisi daha çok vahşi yaşamla ilgileniyordu, yanına Tibetlilerin ırksal özelliklerini araştırmak için antropolog Bruno Beger'i de almıştı. Bütün ekip SS üyelerinden oluşuyordu.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails