16 Ocak 2012 Pazartesi

Çarmıha Germe I



Yaklaşık 40 yıl önce Kuzey Kudüs'te bir dozer sürücüsü bir kazı esnasında bir kaç taş lahide rastladı. Bu kalıntılar yaklaşık 2000 yıl önce o bölgede yaşamış insanlara aitti. Böyle buluntuların ortaya çıkması arkeolojik bakımdan zengin Kudüs için çok da önemli sayılmazdı. Ancak buluntular incelendiğinde durum farklılaştı. İbrani Üniversitesi'nden bilim adamları araştırmalarında iskeletlerden birinin gaddar bir biçimde öldürüldüğünün açık kanıtları vardı; adam çarmıha gerilmişti.

O güne kadar bu ölüm biçimi hakkında somut kanıtlar elde edilememiştir. Ama bu durumda hiç bir şüphe yoktu. Bulunan cesetin sağ ökçe kemiğine 11.5 cm. uzunluğunda demir bir çivi takılmıştı. Çivinin başı çok acı veren çakma darbelerinin izlerini taşıyordu. Arkeologlar çiviyle kemik arasında 2 cm. kalınlığında ilkel bir tahta levhaya ait kıymık buldular. Bu tahta parçası büyük ihtimal ile delinen ayakları dik duran çarmıha bağlama işlevi görüyordu. Sağ önkol kemiği de aynı ölüm biçimiyle ilgili ipuçları veren bir biçimde zarar görmüştü. Buraya da bir çivi çakılmış olması ihtimali yüksekti.
Bu buluşa kadar çarmıha gerilmenin tüm ayrıntılarıyla nasıl gerçekleştiğine ilişkin pek bilgi yoktu. Söz konusu olay her hıristıyanın temel bilgisi içinde yer alıyordu ama kültür tarihçileri bu idam biçimi hakkında çok az şey söylüyebiliyordu. Üstelik Yunan ve Roma edebiyatında bile bu konuda tam bir açıklama mevcut değildi yalnızca zayıf bir delil vardı. "... ve onu çarmıha gerdiler" sözü dışında hiç bir detay hakkında bilgi sahibi olamıyordu.

Hiç şüphe yok ki tarihçiler tarih boyunca yüzbinlerce hatta milyonlarca insanın başına gelen bu garip idam yolunun arka planını açıklayabilmek için yararlanabilecekleri bütün gerçeklerle yakından ilgileniyorlardı. Dozer sürücüsü tarafından ortaya çıkarılan kalıntılar 200 yıl önce insanların gerçekten çarmıha gerildiklerine ilişkin tek fiziksel kanıttan öte çarmıha germe işleminin gerçekleşmesi konusunda güvenilir açıklamalar getirmenin ne kadar zor olduğunu da ispatlayan bir kanıttı...

Bulunan cesedi inceleyen araştırmacılar bir noktada birleştiler bu adam genelde herkesin inandığı gibi bacakları gerilmiş bir biçimde dikey konumda çarmıha asılmamıştı. Belki de bacakları iyice kıvrılarak bir yöne döndürülmüştü. Bu durumda çivinin neden topuklara dıştan çakıldığı sorusu da açıklık kazanıyordu.

Araştırmacıların anlaşamadıkları nokta şuydu; 11.5 cm uzunluğundaki çivi yalnızca bir ayağa mı yoksa ikisine birden mi çakılmıştı? Ayrıca kollar çarmıhın yatay kalasına - Romalılar buna "patibulum" diyorlardı - nasıl sabitlenmişti? Ayrıca bulunan ceset'in ellerinden mi çivilendiği yoksa yalnızca kollarından mı bağladığı da bir başka soru olarak beliriyordu.

Çarmıh konusunda uzman olan Alman bilim adamı Karl Bruno Leder'e göre Romalılar bu ölüm cezası biçimi için kesin emirler ve yönetmelikler ilan etmemişti. Çarmıha germe kölleler, gladyatörler ve asillere yönelik bir ceza idi. Romalı vatandaşlar genelde affediliyordu. Bu durum cellatlara idam sırasında bir ölçüde yaratıcı özgürlük sağlıyordu.

70 yılında Kudüs'ün Romalılar tarafından yıkılmasına şahit olan Yahudi tarihçisi Josephus bu yaratıcılığa şahit olmuş ve bunu raporlarında belitmiş. Tarihçinin yazdığına göre "kutsal kentin kuşatılması esnasında Romalı kumandan Titus şehirden kaçmaya çalışan her yahudinin derhal çarmıha gerilmesi konusunda kesin emirler vermişti. Titus ulu orta çarmıha gerilenlerin yaratığı korkuyla savunmayı kırmayı denemiştir. Josephus'a göre her gün 500 esir farklı konumlarda çarmıha geriliyordu. Her birinin  arkasında cezanın infazını yöneten bir asker bulunuyordu.

Araştırmacılar bu zalim ölüm cezasının tarihini daha yakından incelemeye başladıklarında yeni bir bulmaca ile karşılaştılar. Romalılara ait hiç bir yasa metninde çarmıha gerilerek idam edilme konusundan bahsedilmiyordu. Bu yüzyılın başında bir İtalyan Klasik Filolog bu gerçeğe bir açıklama getirdi. Roma'nın bir Hıristiyan krallığına dönüştüğü Geç Antik Çağda "crux" (haç) sözcüğü dinsel nedenlerle yasa metinlerinde artık kullanılmaz olmuştu. Onun yerine yine haça benzeyen "furca" sözcüğü kullanılmaya başlanılmıştı.

Devam edecek...

14 Aralık 2011 Çarşamba

Apollon Bilicilik Merkezleri


Apollon'un esinlediği ön görme yetisiyle insanlar kadın yada erkek "mantis" yani bilici, kahin olur. Bu yeti bilicilik merkezlerinin doğmasına ve bu merkezlerin zenginleşmesine neden olmuştur. Delos övgüsünde Leto bu kurak ve kayalık adacığa parlak bir gelecek müjdeler:

Senin olursa okçu tanrı Apollon'un tapınağı
Görürsün insanlar yüzlük kurbanlarla nasıl buraya gelir
Nasıl toplanır insanlar burada ve dumanlar tüter
Yanan yağlı etlerden hiç durmadan
Madem senin bu toprağında hiç bereket yok
Sen de beslenir semirirsin başka elden

Bir tanrıçanın ağzından dile gelen bu modern turizm anlayışı Yunanistan'da çok tutulmuş olup Delphoi bu politikayı benimsemiştir. Böylece bilicilik merkezleri göz kamaştırıcı bir zenginlik toplamışlardır. Ancak en eski bilicilik merkezileri Anadolu'da görülür. Boğazlardan başlayarak tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında pek çok bilicilik merkezleri vardı. Bunların çoğunun izi silinmiştir. Bunların içinde izleri hala ayakta kalan ve hayranlık uyandıran Didyma vardır.


Troya'nın yanıbaşında Thymbra'lı Apollon tapınağı vardır ki orada tanrı Kassandra ile Helenos'a esinlemiştir biliciliği. Daha sonra Khrysei, Killa, Zeleia vardır yerleri tam olarak bilinmeyen bu yerleri Gryneion, Erythrai, Klaros ve Didyma izler. Tanrının doğum yeri olan Patara ve tüm Ksanthos vadisine yayılmış bazı merkezler ile pek çok Lykia kenti bilicilik merkezi olarak anılır.

Erythrai bilicisi Sibylla adıyla tüm dünyaya ün salmıştır. Bu kentten yola çıkan kolonciler Roma'ya kadar taşımışlardır Sibylla'yı. 


Pythia rahibesi

Yunanistan'da Delphoi merkezinin kuruluş efsanesi şöyledir: Apollon doğar doğmaz başının üstünden kuğu kuşları uçmaya başlamış tanrı Zeus da oğluna kuğuların çektiği bir araba, başına bir altın külah ve eline de bir rebap vermiş gidip Yunanistan'da bir tapınak kurmasını buyurmuştur. Ama kuğular onu Hyperbore'liler ülkesine uçurmuşlar orada bayram, şenlik içinde yaşamış ve sonra Yunanistan'a gelmiş. Önce Boiotio'da Telphusa pınarının yanıbaşına kurmak istemiş tapınağını periden izin almayınca Korinthos körfezinin kuzeyinde Parnassos dağının eteğinde yer yer ormanlarla örtülü yemyeşil bir ovaya inmiş. Burada tanrıça Themis'e adanmış bir sunak varmış. Tanrıça o sunakta kehanetini verirmiş. Ne varki o bölgeyi bir ejdarha kasıp kavurmaktaymış Python denilen bu canavar tüm ekinleri yok etmekteymiş. Efsaneye bu canavarı Hera musallat etmiş o bölgeye. Apollon Python'u öldürmüş ve öldürdüğü yere bilicilik merkezini kurmuş. Delphoi tapınağında dünyanın göbeğin (omphalos) sayılan bir çukurun üstüne bir üç ayak üstüne oturan bilici kadın Pythia oradan soluduğu gazların tesrinde kalarak fal vermeye başlar ve böylece en ünlü bilicilik merkezi olur.

1 Aralık 2011 Perşembe

Apollo 1: NASA'nın En İğrenç Sırrı

Ocak 1986... Tüm Dünya korkuyla "Challenger" mekiğinin 7 kişilik mürettebatıyla birlikte patlayarak yok oluşunu izledi. Bu felaketin ardında karanlık politik oyunlar, maddi çıkarlar vardı ve Amerika Uzay Kuruluşu NASA'nın itibarını ciddi bir biçimde zedelemişti. Ama bu NASA'nın kayıtlarına giren tek talihsiz olay değildi. 1967 yılında Cape Canaveral'da yaşanan bir başka felaket kamuoyunun inancını sarsmış ve Apollo'nun aya iniş projesini iptal edilme noktasına getirmişti.

Apollo projeleri yalnızca Soğuk Savaş'la ilgili değildi. Bu roketlerin varlığı milyarlarca dolarlık verginin uzay araştırmaları için harcanmış olduğunun ve dünyadaki en güçlü askeri-sanayi kuruluşları arasındaki acımasız rekabetin de göstergesiydi. Apollo'nun bazı büyük başarılarının ardında bile parasal çürümenin doğurduğu gizli anlaşmalar vardı. İşte bu yasadışı oyunlardan bir tanesi de üç astronotun yaşamına mal olmuştu.

Herşey NASA'nın parasının peşinde olan uzay aracı şirketleri arasında planlanmış ihale savaşı ile başladı. 1963'te "North American Aviation" şirketi Satürn ay roketinin yapımının ikinci aşamasını yürütüyordu. 3 milyar dolarlık bu proje NASA için bir prestij işiydi. Ne var ki şirket daha çok para istiyordu. Bu nedenle Satürn'ün tepesine konacak kapsülü yapmak için de başka bir teklif verdi.

Üst düzey NASA yetkilileri şirketin Satürn üzerinde çok fazla çalıştıklarını  öne sürerek şirketi geri çevirdiler. Onlara daha çok iş vermenin programdan pay almak isteyen diğer şirketlere haksızlık olacağını belirttiler. Apollo sözleşmesi rakip firma "Martin Marietta" ile yapıldı. NASA mühendisleri söz konusu iş için en iyisinin bu şirket olduğunu düşünüyorlardı ama NASA başkanı James Webb bu kararı reddetti ve Apollo işin North America şirketine verdi. Şirket şimdi 7 milyar dolarlık bir sözleşme yapmıştı. Bu miktar toplam Apollo-Satürn donanım masrafının yarısına, Apollo programına harcanacak paranın da üçte birine eşitti.

1964'ten sonra North American, Apollo projesini geliştirirken sorunla karşılaştı. Yönetimin kesinlikle yetersiz olduğu söyleniyor ve şirketin mühendisleri sürekli olarak yapım kalitesi hakkında tartışıyorlardı. NASA, dünyaya Apollo'nun yapımının çok iyi gittiğini ve astronotların bir an önce onu uçurmak için sabırsızlandıklarını duyururken, astronotlar  tam tersine örnek kapsül tasarımının çok kötü olduğunu vurguluyorlardı.

Hatta onlardan biri olan Gus Grissom kapsül ile ilgili olarak "İşe yaramaz bir alet" yorumunu yapmıştı.


26 Ocak 1967 tarihinde Grissom ve kabin arkadaşları Ed White ve Roger Chaffee Satürn'ün yarısı kadar olan bir versiyonun  üzerine tırmandılar. Bunun rutin bir deneme işlemi olması gerekiyordu. Tüm sistemler çalışırken fırlatma için geri sayım yapılacak ama motorlar ateşlenmeyecekti.

Astronot Chaffee kapsüle tırmanırken içersinin ekşimiş süt koktuğunu hissetmişti. Sonra radyo sistemi bozuldu. Bunu üzerine Grissom "Daha yerdeyken bağlantı kurulamıyorsa uçuş ekibiyle uzaydayken nasıl haberleşeceğiz?" diye bağırdı. Teknisyenler Apollo'nun ağır kapısını kapatıp astronotları içeri kilitlerken ortam oldukça gerilmişti.

Akşam saat 6.30'daki teste 5 saat kala Chaffee'nin cızırtılı sesi kapsülün içinde bir yangın çıktığını bildirmişti. Birkaç saniye sonra muhtemelen White'ın sesi "Hey biz burada yanıyoruz" diye bağırdı bundan sonra kaygı verici bir sessizlik oldu.


Aniden kapsülün kenarı çatlayarak açıldı. Rokete ulaşımı sağlayan seyyar servis kulesinin üst kısmı duman ve alev içinde kaldı. Fırlatma kulesinin üzerinde bulunan fırlatma yer ekibi kapsüle ulaşmak için büyük çaba harcadı. Ancak dumandan geçilmiyordu ve sıcaklık dayanılmaz derecedeydi. Kapsül kolay çıkışa imkan vercek şekilde yapılmamıştı. Ekibin kapıyı dışarıdan açması tam 4 dakika sürdü. Ne var ki astronotların hepsi ölmüştü.


Tam o sırada North America Şirketi üst düzey yöneticileri NASA Başkanı ile yemek yiyiorlardı. Üstelik konuşulan konu Apollo'yu zamanında bitirdiklerinde alacakları ikramiyeydi. Aniden yanlarına gelen haberci konuşmayı böldü ve Nasa Başkanına kötü haberi verdi.


Sonraki bir kaç ay NASA teknik bir araştırma yürüttü. Araştırmacılar pek çok yangın riskinin gözardı edildiğini ortaya çıkardılar. Apollo'nun kabini saf oksijenle doldurulmuş olmasına rağmen kimsenin aklına bir patlama ihtimali gelmemişti. Özel eşyaların konulacağı bölümler kolay alev alabilir maddelerden yapılmıştı. Koltuklarda yanabilir kumaş ile döşenmişti.Yerde ise plastik paspaslar vardı bunlar adeta bomba etkisi yaratmıştı.




Açıkça ortaydı ki NASA tehlikeleri önemsememişti. Peki yangını başlatan şey neydi? İşte bunun sorumlusu North American'dı. Apollo'nun içinde bilgisayarları diğer cihazları ve çevre kontrol sistemlerini birbirine bağlayan yüzlerce kilometrekarelik elektrik teli vardı. Dikkatsiz fabrika mühendisleri bunları birbirine paralel kümeler halinde yerleştireceklerine karmakarışık bir şekilde ortalığa saçmışlardı. Tellerden bazıları yıpranmıştı. Rokete güç verildiğinde eriyen izolasyon, kabinin içinin kötü kokmasına neden olmuştu. Astronot Chaffee'nin şikayet ettiği koku gelen felaketin ilk sinyaliydi.


Sonunda bir kıvılcım çaktı. Washington'daki politikacılar NASA'nın North American'la olan ilişkisini kendileri araştırdı. Ortaya çıkan sonuç bazı çevrelere çıkar sağlayan gizli bir anlaşmaydı.


Araştırmanın ilk durağı madeni para ile çalışan otomatlardı. Farklı fabrikalardaki 40.000 North American çalışanı kahve ve yiyeceklerini Serv-U şirketinin makinalarından alıyordu. Serv-U'nun sahibi Fred Black ticaret lobilerini adamıydı. Uzay yarışındaki masrafların karşılanmasına perde arkasından destek veriyordu. Black'in en önemli müşterilerinden biri de North American'dı. Politikacıları ikna ederek NASA'nın anlaşmalarını North American'la yapmasını sağlamıştı.


Black büyük bir petrol ve nükleer yakıt şirketinin sahibi olan Senatör Robert Kerr ile yakın temastaydı. 1963 yılında Black, NASA'nın Apollo'yu gerçekten Martin Marietta'ya vermek istediğin anlamış ve hemen Kerr'e telefon etmişti. Sonuç: North American Kerr'in eyaleti Oklahoma'da bir roket fabrikası kurmuştu. Yerel işlerdeki artış Kerr'in bir sonraki seçimlerde senatör seçiminde daha çok oy almasını sağlayacaktı. Bu sırada Black Oklahoma'daki "Fidelity Bankası"ndan çok uygun şartlarda, teminatsız yarım milyon dolarlık kredi almıştı. Bankanın sahibi Senatör Kerr'di. Zincirin son halkası ise NASA'ya 1961 yılında üst düzey yönetici olan James Webb, Oklahoma'da Kerr'in şirketinde müdürdü. Kerr onu NASA'nın başına bir takım politik oyunlarla getirmişti ve şimdi kendisine bir iyilik yapmasını istiyordu. Bu da Apollo projesinin North American'a verilmesiydi.


1964 yılında FBI araştırmacıları Fred Black'in peşine düştüler. Onun Kerr - Mcgee şirketi ile olan telefon konuşmasını kaydettiler. Konuşma Apollo kontratının gizli ve çıkara dayalı bir anlaşma olduğunu kanıtlıyordu.


Fred Black, North American'dan kovuldu ve anlaşma maddelerine uymadığı için şirket tarafından mahkemeye verildi. Mahkemede hakim "Black şirketi tarafından günah keçisi ilan edildi" dedi.


Webb tüm eleştirileri mümkün olduğunca kendine çekerek NASA personelini korumaya çalıştı. Politikacılar sert eleştirilerde bulundular. North American fabrikası üzerine hazırlanan raporda şirketin standartların çok altında kaldıkları belirtildi.


Daha sonra mahkemede Webb 1965 yılında hazırlanmış olan raporu görmediğini söyledi. North America anlaşmayı yasadışı yol ile elde etmişti. Aslında işi yapacak kapasitede değillerdi.


Webb hatasını kapatmaya çalışıyordu, North American'a kendilerine çeki düzen vermezlerse anlaşmanın tamamını iptal edeceğini söyledi. Aslında bu büyük bir kumardı. Fişi çekseydi belki hiç bir zaman Apollo aya gidemeyecekti. Başkan Kennedy'nin koyduğu o meşhur tarih 60'ların sonunda bitiyordu. Şirket mesajı aldı ve kapsülleri güvenli hale getirdiler ve Apollo'lar büyük bir başarı kazandı nihayet 1969 yılında aya ayak basıldı. Webb bu olaydan altı ay önce sessizce istifa etti.


Olan hiç bir suçu olmayan astronotlara oldu güvenliklerini hiçe sayıp, sadece birilerinin para kazanma hırsının kurbanı oldular.

27 Ekim 2011 Perşembe

Cadılar III



Cadı avlama sistemi alabildiğince ustaca düzenlenmiş, alabildiğince acımasız ve inatçıydı... Cadı avlama sisteminin ortaya koyduğu başlıca sonuç, yoksul kesimin inançlarıydı. Yoksullar sonunda Prenslerin ve Papa'nın kurbanı değil cadıların ve şeytanın kurbanı olduğuna inanmışlardı. Çatısı akan, buzağası hastalanan, şarabı bozulan, bebeği ölen köylü bu felaketlerin nedeninin sorumlusu olarak cadıya dönüştüğüne inandığı bir komşusunu görmeye başlamıştı. Ekmeğin fiyatının yükselmesinin, vergilerin artmasının, ücretlerin düşmesinin, işlerin azalmasının başlıca nedeni cadılardı... Her köy yada kasaba halkının üçte birini vebadan ölmesinin sorumlusu da cadılardı. Oysa bu hayali düşmana karşı Kilise ve Devlet bir kampanya hazırlıyordu. Devlet güçleri, belayı defetmek için sonsuz bir çaba harcıyordu. Bu nedenle gerek yoksullar gerek zenginler devlete ve Papa'ya karşı minnet duymalıydılar.

Bu çılgınlık son dönem Ortaçağ toplumunun yaşadığı bunalımın sorumluluğunu Kilise ve devletin üzerinden almış bunu imgesel Şeytan'a yüklemişti. Yoksullaşmış sefil kitleler artık kokuşmuş rahipler ve aç gözlü soyluların yerine şeytan suçlanıyordu. Kilise ve devlet bu şekilde temize çıkmış olmakla kalmıyor bir de vazgeçilmez hale geliyordu. Öte yandan cadı çılgınlığı toplumun gizli kalmış bütün protesto enerjisini dağıtmış ve parçalamıştı. Herkesi kuşkuyla doldurmuş, komşuyu komşuya düşman etmiş, güvensizliği arttırmış, korku yaratmış ve onları yönetici sınıflara bağımlı yapmıştı. Böyle yapmakla yoksulları; dinsel ve siyasal düzenle serveti yeniden dağıtma ve sınıfları eşitleme istemlerinden uzaklamıştır.

Büyücülük ve cadılık genellikle kadınlara atfedilen bir suçlamaydı... Ünlü Alman Engizisyon hakimleri Sprenger ve Instiforis birlikte kaleme aldıkları "Malleus Maleficarum" adlı eserleriyle kadın kelimesininin Latince kökeni olan "foemina" kelimesinin az inançlı olan "fede" ve "minor" kelimelerinden türediğini iddia ediyorlardı. Ancak seks ve yapı açısından şeytana daha yakın olan kadınların yanında aynı suçlardan erkeklerde cezalandırımıştır. Nitekim bazı ülkelerde yakılan büyücülerin yüzde  25'ini erkekler oluşturuyordu. Ancak yine de bu suçlamaların temel hedefi kadınlardı. Erkeğe oranla daha zayıf ve daha lükse düşkün yaratıklar oldukları öne sürülen kadınların şeytan tarafından daha kolay aldatıldıklarına inanılıyordu. Öte yandan kırsal kesimde mutfak, sağlık ve çocuk bakımı gibi işlerle daha yoğun biçimde kadınların ilgilenmelerini büyücülüğe bu türün daha yakın olduğu inancını pekiştiriyordu.


Amerikalı araştırmacı Brian Lewack bir başka noktaya dikkat çekiyor. Büyücülükle suçlanan kadınların çoğu 50 yaşın üstündeki kadınlardı. Bu özellik iki şekilde açıklanıyor: Bu yaşlı kadınlar zaman içinde çeşitli otların ve bitkilerin etkisini tanıdıkları için bazı bileşimleri gerçekleştirmeye çalışmışlardı. İkinci neden de yaşlı kadınların gençlere oranla daha egzantirik davranışlarının olması. Büyücülükle suçlanan kadınların bir başka özelliği de dul olmaları ki aslında bu gayet doğal bir durum, yıllar boyu süren savaşlar ve salgın hastalıklar nedeniyle çok sayıda kadın dul kalmıştı ve bunlar ekmeklerini taştan çıkarmak için yoğun bir çaba içine girmişti.

16. ve 17. yüzyıla gelindiğinde cadı avının neden kesildiği hala tartışılmakta. Bu değişiklikte insan mantığındaki önemli gelişmelerin büyük rol oynadığı kesin. 16. yüzyıldan itibaren pek çok filozof, bilim ve din adamı, cadıların ve büyücülerin varlığının ciddi ciddi tartışmaya açmıştı. Bu görüşlerin o tarihlerde Avrupa'da yükselen sınıf olan burjuvazinin görüşlerine denk düşmesi, gidererek kitleleri dogmalar yerine rasyonel düşünceye itiyordu.

Nitekim dogmalar yerine her uygulamadan kuşkulanılması ve doğru olup olmadığının tartışılması ilkesini getiren Descartes'çı düşüncenin o tarihlerde topluma egemen olması da boşuna değildi. Öte yandan Kopernik, Kepler ve Newton'un buluşlarıyla insanlar doğa üstü güçlerden ve onların etkilerinden uzaklaşmaya başladılar.

Ne var ki cadı avı döneminin kapanmasında hukuk reformlarının da çok büyük bir payı olduğunu savunan Amerikalı araştırmacı Brian Lewack'a göre fiziki işkencelerin tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinde yasaklanmasından sonra büyücü suçlamalarının ve büyücülük itiraflarının sayıca müthiş bir düşüş gösterdiği bir gerçek...


Cadılar Bayramınız Kutlu Olsun :)

SON

5 Ekim 2011 Çarşamba

Cadılar II


Toplumu bir cadı çılgınlığı sardı ve ilk kez toplu katliamlara tanık olundu. Dönemin ünlü matemetikçisi Stoffler, 1524 yılında en üst noktaya varan cadı çılgınlığını, o günlerdeki ekonomik ve sosyal krize ve insanlık tarihinin en büyük veba salgınına bağlıyor. "Bütün bu rahatsızlıkları gizlemek için toplumda büyük bir korku yaratılmalıydı. Bunun için de cadılar hedef seçildi" diyor.

Oysa cadı avlama sisteminin örnekleri daha 13. yüzyılda atılmış ama bu cadılara karşı savaşın bir parçası olarak yapılmamıştı. Kilise işkencenin ilk önce cadılar üzerinde değil tam tersine Avrupa 'da birden bire ortaya çıkan ve Roma'nın onda birlik aşar vergisi ve kutsal ayinler üzerinde kurduğu tekeli kırma tehdidinde bulunan yasadışı dini örgütlerin üzerinde kullanılmasına izin vermişti.

Örneğin 13. yüzyılda Cathary diye adlandırılan Fransa'nın güneyinde Albigensialılar, kendi din adamlarıyla bağımsız bir dini birlik haline gelmişlerdi. Papa, Güney Fransa'yı hıristiyanlık adına elde tutmak için bir kutsal sefer ilan etmek zorunda kalmış ve Albigensialıları imha etmişti. Onların peşinden ortaya çıkan Waldensee ve Vaudoi gibi başka sapkın mezhepleri de ortadan kaldırmak için adım adım ilerleyen kilise sonunda Engizisyon Mahkemelerini kurdu.

 Papa VI Alexander

Faaliyetlerini sürdürmek için yeraltına çekilen mezheplerin karşısında Engizisyon Mahkemeleri'nin yetersiz kaldığını gören Papa VI Alexander 13. yüzyılın ortalarında sapkınları itirafa ve suç ortaklarını açıklamaya zorlamak için bu askeri nitelikli mahkemelere işkence yapma yetkisi verdi. Yine o tarihlerde Avrupa'da din savaşlarından, prens kavgalarından geçilmiyordu. Sadece Almanya'da 400 prens acımasızca birbiriyle savaşa tutuşmuştu. Bu prenslerin paralı askerleri geçtikleri köyleri yağmalıyor, halkın tüm iaşesini çalıyorlardı. Tüm Avrupa'nın kırsal kesiminde büyük bir açlık baş göstermişti. Bu duruma isyan eden köylüler, prenselerin himayesindeki din adamları tarafından büyücülük ve cadılıkla suçlanıyorlardı.

Sapkın tarikatların işkenceden geçtiği sırada cadılar hala Canon Episcopi'nin koruyucu hükümlerinden hala yararlanıyorlardı. Cadılık bir suçtu ama sapkınlık değildi; çünkü sabbat simgesel bir uydurmaydı. Ne var ki Papa'nın Engizisyon sorgucuları cadılık konusunda yargı yetkileri olmayışından kaygılıydılar. Onlara göre cadılık artık Canon Episcopi'nin uygulandığı dönemden farklıydı; yeni bir çok tehlikeli türü gelişmişti. Öyle ki sabbatlara uçabiliyorlardı. Eğer cadılar işkenceden geçirilebilirse onların itiraflarından çok büyük bir suikast örgütü ortaya çıkabilirdi.

Papa VIII Innocent

Bütün bu savlara karşı sonunda Roma boyun eğdi ve Papa VIII Innocent 1484 yılında yayınladığı bir kararname ile Almanya'nın her yanındaki cadıların kökünü kazımak için Engizisyoncu Heinrich Cramer ve Jacop Sprenger'e Engizsiyon'un tüm yetkilerini verdi. Bu ikili daha sonra cadı avcılarını el kitabı olarak kullanılan "Cadı Tokmağı - Malleus Maleficarum" adlı yapıtlarında sundukları kanıtlarla Papa'yı ikna etmişlerdi.


Büyücülük suçlaması Prostestan hareketiyle birlikte ayyuka çıktı. Bu konuda toplumsal çılgınlığın ve hoşgörüsüzlüğün hangi noktaya geldiğini anlamak için 1500'lerin ilk yarısıyla ikinci yarısında aynı suçlara verilen cezalara bir göz atmak yeterli...

1500'li yılların başında "sağlık nedeniyle büyü yapan kişiye" bir yıl hapis cezası veriliyordu. Ama 50 yıl sonra aynı suçun cezası ölüm olmuştu.

Yine 1500'lerin başında "büyü yapmak için ceset çalmak" suç olarak kabul edilmezken, 1563 yılında aynı işi yapan kişiler "ruhunu şeytana satanlar olarak diri diri yakılmışlardı.


Devam edecek...







21 Eylül 2011 Çarşamba

Cadılar I


Bazılarına göre varlıklarını hala sürdürüyorlar. Nitekim 1981 yılında Meksika'da bir kadın halk tarafından taşlanarak öldürüldü. Nedeni; kadının şeytan ile ilişkiye girip, Ağca'yı Papa'ya suikast yapması için kışkırtmasıydı. 1976 yılında da, Avrupa'nın en gelişmiş ülkelerinden biri olan Almanya'da Elizabeth Hahn isimli bir yaşlı kadın, birlikte yaşadığı köpeği ile şeytana hizmet ettiğini söyleyen köylüler tarafından diri diri yakıldı. Bundan bir yıl sonra da benzer bir olay Fransa'nın Alecon kasabasında yaşanmıştı. Bugün psikologlar ve sosyologlar yeniden büyü ve cadı konusuna eğiliyorlar. Bir grup fanatik ise tıpkı geçmişte olduğu gibi yeniden cadı avına hazırlanıyorlar.

Toplumsal cadı avı histerisi, tarihe baktığımız zaman iki dönemde ön plan çıkıyor: İsa'dan sonra 3. ve 4. yüzyıl ile 15. ve 17. yüzyıl arası... Birinci dönem, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğun tarafından resmi din olarak kabul edildiği günlere denk düşüyor. O tarihte yükselmeye başlayan kilise her türlü pagan düşünceyi "şeytan" ile iş birliği olarak nitelendiriyor ve paganizmin tüm ritüellerini "cadılık" olarak suçluyordu.

Aslında Hıristiyanlığın etkin bir din haline gelmesine kadar gerek Yunanlılar gerek Romalılar için dünyanın iki kategori içinde algılanması diye bir şey söz konusu değildi. Bu iki kategori "iyilik" ve "kötülük"tü. Oysa Yunanlıların ve Romalıların bir çok tanrısı vardı ve bunlar genellikle "acımasız" ve "yardımsever" olarak ikiye ayrılırlardı. Hıristiyanlık ile bütün bu sistem alt üst oluyordu. Şimdi tek bir tanrı söz konusuydu; ona ilişkin herşey "iyi"ydi, onun dışında kalan herşey de "şeytan" ile özdeşleşiyordu.

Önceleri kentlerde güçlenen kilise giderek ağırlığını kırsal kesimde de hissetirmeye başlamıştı. Oysa, toprakla yakın temasta olan köylüler hala mevsimlere göre bazı bereket sembollerine olan inançlarını koruyorlardı. Bu bağlamda Latince kır boyunca anlamına gelen "pagus" kelimesinden türeyen pagan kültürünü kolay kolay terk etmiyorlardı. İşte bu nedenle cadılık esas olarak kırsal kesimde çıkan bir hareket oldu ve çoğu zaman da kırsal kesimle sınırlı kaldı. Nitekim ilk kez M.S. 589 yılında kullanılan "cadı" kelimesi de köylü anlamına geliyordu.

O yüzyıllarda kilisenin cadılara karşı tavrı o kadar sert değildi. Kırsal kesimdeki geleneksel ayinlere göz yumuluyordu, belli bir hoşgörü gösteriliyordu. Aslında bunun nedeni önceleri köylü kesimiyle açık bir çatışmayı göze alamayan kilisenin olaydan uzak durmayı yeğlemesiydi. M.S. 1000 yılı öncesinde, "Şeytanla birlikte görüldüğü" dedikodusundan dolayı hiç kimse öldürülmüş değildi. İnsanlar birbirlerini cadı olmakla  yada doğa üstü güçlere sahip olmakla suçluyorlardı. Ama otoriteler onları sistemli bir şekilde kovalmıyor ve itirafa zorlamıyorlardı.

Canon Episcopi


Aslında katolik kilisesi M.S. 1000 yıllarından önce "havada uçan cadı" gibi şeylerin var olmadığını ısrarla belirtmiş, böyle şeylerin gerçekten meydana geldiğine  inanmayı yasaklamıştı. Bu görüşte "Canon Episcopi" denilen bir belge ile düzenlenmişti. Ancak bu belgenin hükümleri bir kaç yüzyıl sonra tersine çevrildi; 1480'den sonra artık havada uçma olaylarının meydana gelmediğine inanılması yasaklandı. 1000 yıllarında cadıların süpürgeye binmelerini şeytan ürettiği bir imge diye savunan kilise, beş yüzyıl sonra bunun bir imge olduğunu savunanların şeytan ile birlikte olduğunu ileri sürmeye başlamıştı.

Gerçek bir cadı uçabilirdi. Bu saptandıktan sonra itirafta bulunan cadıyı Sabbat'ta (cadılar toplantısı) bulunan öteki insanlar hakkında sorguya çekmek şart oluyordu.

Devam edecek...

5 Ağustos 2011 Cuma

Rasputin IV


Yusupov bir süre sonra Rasputin'in yanına inerek ölüp ölmediğini kontrol etmek istedi. Tam bu sırada Rasputin gözlerini açarak bakışlarını Yusupov'a dikti ve "Felix Felix" diye bağırdı. Aynı zamanda da Yusupov'a sarılmış var gücüyle sıkmaya başlamıştı. Bir canlı ceset ile boğuştuğunu fark eden Felix Yusupov dehşet içinde kalmıştı; bütün gücünü toplayıp Rasputin'in kollarından kurtuldu. Adam da hırıltılar içinde yere yığıldı. Elinde Prens'in apoleti kalmıştı.

Yusupov çılgın gibi kendini merdivenlere attı ve yukarı çıkarken Purişkeviç'e seslendi "Koşun yetişin hala yaşıyor..." Sonra çalışma odasına girerek Maklakov'un kendine verdiği lastik copu aldı ve Purişkeviç ile birlikte aşağı indiler. Aşağıda gördükleri manzara herkesi donduracak kadar ürkütücüydü. Rasputin arkasında kanlı izler bırakarak kapıya kadar sürünmüş aslında kilitli olması gerken kapıyı açarak avluya kadar sürünmüştü. Purişkeviç onun arkasından koştu. Rasputin sokağa doğru ilerliyordu. Bu nedenle tabacasının çekti ve titreyen ellerle iyice nişan almaya çalıştı ve başladı ateş etmeye. İlk iki atış boşa gitmişti ama son iki atışta Rasputin karların üzerine yığıldı. Purişkeviç Rasputin'in yanına geldi ve karlar kızıla dönene kadar kafasını tekmelemeye başladı buna rağmen Rasputin hala eliyle karları kazıyordu.

Puruşkeviç geri döndükten sonra Yusupov'u lavaboda buldu ve ona "Sakin ol dostum herifi öldürdüm her şey bitti dedi..." Ama Yusupov onu duymuyor gibiydi. Birden bire copu alarak hala kıpırdanan Rasputin'e koştu ve var gücüyle vurmaya başladı. Tabanca sesine koşan bir polis ile uşak zor ayrıdı.

Durumu toparlamaya çalışan Purişkeviç polis memurna yaklaşarak durumu kapamaya çalıştı. Memura kendisinin miletvekili, diğer kişinin de Prens olduğunu söyledi ve vatan hainini öldürdüklerini söyledi. Ancak polis söz dinlemedi ve rapor edeceğini söylerek uzaklaştı.

Grandük ve Purişkeviç, Rasputin'in ellerini bağlayarak cesesi eski bir perdeye sarıp arabaya koydular hızla Neva nehrine gittiler ve cesedi su almak için açılan deliklerden birine attılar.
Bunlar olup biterken Prens kendine gelmiş ve başına nelerin gelebileceğini kavramıştı. Silah kullanılmış ve sesi duyulmuştu ortalık kan içindeydi ve bir polis maktulü görmüştü. Sonunda köpeklerinden birini öldürdü ve Rasputin'in kanlı izlerinde sürükletti ve öldüğü yerde bıraktı. Ancak bu çözüm inandırıcı olmadı, polis raporunu vermişti. Ertesi günü Çariçe, Rasputin'in Prens Yusupov ve Grandük Dimitri tarafından pusuya düşürüldüğünü öğrendi. Çariçe hemen Çar'a haber verdi.

Polis Rasputin'in cesedini 19 Aralık günü buzların arasında buldu. Otopside suya atıldığında henüz ölmediği ortaya çıktı. Ölmeden önce ellerini çözmeyi başarmış fakat boğularak ölümüştü. 21 Aralık günü Kraliyet Sarayı'nın bahçesinde toprağa verildi. Cenazede sadece Çariçe, çocukları, Anna Vyurubova ve bir kaç subay vardı.

Rasputin'in öldürülmesinden iki ay sonra devrim hareketi Rusya'daki İmparatorluğu silip süpürdü. 23 Mart 1917 günü başlarında Duma Meclisi Miletvekilleri olan bir grup Bolşevik bir tören ile Rasputin'i mezarından çıkartarak Pargolava ormanında yakarak sembolik bir öç aldı.

KATİLLER VE AKİBETLERİ


Prens Felix Yusupov... 27 yıllık yaşamı boyunca devlet işlerine çok az bir ilgi göstermiş Avrupa sosyetesi mensuplarıyla lüks ve seks içinde düşüp kalkmış homoseksüel eğilimli bir kişiydi. Ayrıca Rusya'nın en büyük miraslarından birinin varisi olduğu için ne I. Dünya Savaşındaki yoksulluk ne de Rasputin'in konumu onu maddi yönden etkiliyordu. 1916 yılının aralık ayında tuhaf bir şey oldu ve Yusupov Rusya'nın kurtarıcı olma hayaline yakalandı. Çar'ın, ailesinin ve milettin tek kurtuluşunun Rasputin'in ölmesinde olduğunu düşünüyordu. Bir plan yaparak kendine yardım edecek adayları toplamaya başladı. Bunlardan ilki Çar'ın büyük kızıyla evlendirilmek istenen Dük Dimitri idi. Diğerleri sağ görüşlü siyasetçi Purişkeviç, Yüzbaşı Skotin ve Doktor Lazovert'ti.


Dük Dimitri


Daha başlagınçta bu beş adam planlarının güvenliği sağlayamadılar ve çevrelerine gereksiz bilgi verdiler. Bu durumda Rasputin'in haber aldığı su götürmezdi. Rasputin'i uyardıkları halde Prens onu ikna etmeyi başardı.

Yusupov ve arkadaşları beklentilerin aksine az ceza aldılar. Hepsi Kraliyet ailesine yakındı ve aldıkları cezalar da onların "Ekim Devrimi"nden kurtulmalarını sağladı. Prens Yusupov Kırım'daki malikanesine sürgüne gönderildi devrim sırasında ülkeden kaçtı. Grandük, Çar'ın ailesi öldürülürken İran sınırındaydı o da kaçmayı başardı. Purişkeviç, Sukoton ve Lazovert ceza almadılar iç savaş sırasında tifüsden öldükleri sanılıyor.


- Son -

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails