14 Mayıs 2012 Pazartesi

Onlara Ne Oldu? Keltler



Romalılar onlara "Galli" adını vermişlerdi. Yunanlılar ise "Galatlar" diye çağırıyorlardı. Ancak sıfat çeşitliliği bu kadarla sınırlı değil. Kimi zaman "Belçikalı" kimi zaman "Britanyalı" Kimi zaman da İbero-Kelt" olarak tanımlandılar. Ama bugün bu halkların ortak ismi "Kelt".

Bu kadar geniş tanımlamanın nedeni kesinlikle tarihsel... Çünkü bugün Kelt adı verilen insanlar tarih boyunca ne etnik bir birlik ne de siyasal bir birlik oluşturabildiler. Hint  - Avrupa grubundan olmalarına karşın farklı diller konuştular. Tanrıları bile farklıydı. Onların tek ortak paydası demiri işlemeleri ve tuz madenlerini çalıştırmalarıydı.   Nitekim bugün Avrupa'da Keltler'in yayıldığı alanlarda Hallstatt bölgesinde olduğu gibi sayısız yeraltı tuz madenine rastlanıyor.

İlk Keltler'in bugün İsviçre sınırları içinde kalan Neuchatel Gölü kıyılarında yaşadıkları tahmin ediliyor. Ancak zaman içinde bu dar alanla yetinmemişlerdi. İ.Ö. 6. yüzyılda özellikle Akdeniz topluluklarıyla temasa geçtikleri Yunan ve Etrüsk kolonilerine saldırdıkları görülmektedir. Ne var ki bu toplumlarla sadece savaş ilişkisine girmediler, onlardan gemi inşaatı ve para kullanımı gibi konularda da yararlandılar.


İ.Ö. 2. yüzyılda Keltler güçlerinin en üst noktasına ulaştılar ve çok geniş bir alan yayıldılar. Batı'da tüm Balkanlar'ı ve Slovakya'yı istila eden savaşçıların bir bölümü Anadolu içlerine kadar ilerlediler. Anadolu'ya geçişleri de oldukça ilgi çekicidir. Bithynia Kralı Nikomedes I, kardeşi ile taht kavgasına tutuşmuştu. Byzantion etrafını yağmalayan Kelt (Galat) kavmi ile bir anlaşma yaptı. Kendi izni olmadan bölgenin yağmalanmamsı konusunda uzlaştıktan sonra yarısı savaşçı olan 20.000 Kelt'i İ.Ö. 278'de İstanbul Boğazından Anadolu'ya geçirdi. Böylesi savaşçı bir grubun desteğini alan Nikomedes kardeşini kolayca bertaraf etti. Bithynia ve Seleukos arasında bir tampon bölge oluşturmak amacıyla o zaman boş olan Ankara ve çevresine yerleştirildiler. Bu bölge daha sonra Galatia adını aldı.  Aynı tarihlerde Keltler Batıya doğru ilerleyerek Fransa'nın önemli bir bölümüne yerleştiler. İber yarımadasına kadar ilerleyenlerine ise İbero-Kletler adı verildi.

Keltler'in bu yayılması dönemin güçlü devleti Roma'yı rahatsız etmişti. Caesar ile birlikte yayılmacı bir kimliğe bürünen Roma, Önce Fransa'nın Akdeniz kıyısındaki topraklarını ele geçirdi. Aleksia Savaşı'ndan sonra Keltler'in bir kolu olan Galyalılar Roma egemenliğini tanıdılar ve onun içinde kaynayıp gittiler. İ.Ö. 52 yılında Keltler'in efsanevi kralı Vercingetoriks Caesar'ın lejyonlarına yenildi ve teslin olmak zorunda kaldı.
  
Lionel Royer -Vercingetorix Throws Down his Arms at the Feet of Julius Caesar (1899)


Daha sonra Claudius tarafından Britanya Adaları'nın fethi Keltler'in son sığınağının da düşmesine yol açtı. Öyle ki Avrupa'da Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı günlerde birkaç Kelt soylusundan başka Roma'ya direnen kalmamıştır. 


Keltler'in bugün ne olduğu konusu pek aydınlığa kavuşmuş değil. Büyük çoğunluğunun yükselen diğer uluslar içinde eriyip gittiği kesin. Latinleşen Keltler Fransa'nın güneyinde, İtalya'nın kuzeyindeki halklara karışıp gittiler. İber yarımadası'na göç edenler ise buradaki yerli halkın ve Araplar'ın arasına karıştılar. Nitekim bugün hala Kuzey Portekiz'de (Portekiz= Portugal Latince Portus = liman kelimesinden gelir ve "Gal limanı" anlamındadır) ve İspanya'nın Galiçya bölgesinde sarı saçlı Kelt torunlarına rastlanıyor. Gal Keltleri ise 12. yüzyıla kadar küçük krallıklar halinde bağımsızlıklarını korudular ama bu tarihten sonra İngiliz tahtının gücüne boyun eğmek zorunda kaldılar. Bugün Avrupa'da özgün Kelt nüfusunun en yoğun olduğu ülkeler İskoçya, İrlanda, Galler'in bir bölümü ve Fransa'nın Brötanya bölgesi. Keltler belki yeni yükselen ulusların içinde kaynayıp gittiler ama özellikle Ortaçağ'da gelenekleri ve bilgileri sayesinde tüm Avrupa'nın sanat ve tarım tekniklerine öncülük ettiler.


- Sonraki Konu: Onlara Ne Oldu? Hunlar -  

4 Mayıs 2012 Cuma

Onlara Ne Oldu? Fenikeliler



Fenikelilerin yaşadığı Batı Akdeniz sahil şeridi bugün olduğu gibi ilk çağlarda da çok önemli bir stratejik öneme sahipti. Bölgenin tam doğusunda bulunan yüksek dağlar bölgeyi düşman saldırılarından koruyordu. Toprakları geniş sedir ağacı ormanlarıyla kaplıydı. Fenikeliler bu ağacın tahtasından çok sağlam gemiler inşa ederek Akdeniz'e hatta Cebelitarık'ı geçip Atlas Okyanusu'na açılmışlardı. Tüm bu özellikleri nedeniyle bugün bir bölümü Lübnan, bir bölümü Suriye sınırları içinde kalan bu sahil şeridinde daha bronz çağında bile Fenikeliler'in yaşadığı köyler olduğu tahmin ediliyor. 

İ.Ö. 14. yüzyılda burada Ugarit isimli bir kentin varlığından söz ediliyor. Bu kentin nüfusunun büyük bir bölümü Arabistan'dan gelen Samiler'den oluşuyordu. Ancak o tarihten günümüze ulaşan belgeler kentin çok kozmopolit bir kimliğe sahip olduğunu gösteriyor. Nitekim Sümerce, Hititçe, Mısır dili gibi tam 8 farklı dilin konuşulmuş olması bunun en somut kanıtı.

Bir daha asla yeniden inşa edilmeyen Ugarit'in Karadeniz kıyılarından gelen barbarlar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra Fenike tarihi Sur, Sayda ve Byblos gibi kentlerin çevresinde şekillenmeye başladı. Her biri kendi başına birer güç olan bu kent-siteler her ne kadar aralarındaki düşmanlığa sona erdirmediyseler de ortak bir medeniyetin çocuklarıydı. Onlara genel olarak Fenikeliler adı veriliyordu. Çok yetenekli denizciler olan Fenikeliler, Cebelitarık Boğazı'nı aşmış ve kuzeyde Hollanda kıyılarına, güneyde ise Gine sahillerine kadar ulaşmışlardı. Fenikeliler bu toprakları bir bütün yerine sömürgeleştirmek yerine buralarda güçlü koloniler kurmayı tercih etmişlerdi.  Akdeniz'in hemen hemen tüm sahillerinde kurdukları bu koloniler sayesinde büyük hareketlilik kazanmış ve tüm Akdeniz ticaretinin ele geçirmişlerdi. Gemicilik, ticaret ve el sanatlarında bu denli gelişmelerinin sebebi yaşadıkları yerde az  sayıda tarım alanının olması, bu bölgenin ormanlarla kaplı olmasıydı. Bakırı Kıbrıs'taki, gümüşü ise İspanya'daki madenlerden çıkarıyorlardı. 

Fenikeliler tarihe aynı zamanda ünlü lal rengi kumaş boyasını mucitleri olarak da geçmişlerdi. Bu kumaş boyasının kökeni eski Yunanca "phoin" (kırmızı) kelimesinden geliyordu. Bu kumaşa verdikleri özel kırmızı rengi, Lübnan sahillerinde çok yaygın olan bir deniz kabuklusundan elde ediyorlardı. Fenikeliler uzmanlar tarafından tam olarak kanıtlanmamasına karşın camı ilk keşfeden kavim olarak da tanınıyor. İnsanlığa armağan ettikleri bir diğer hediye ise "alfabe"...


Fenikeliler zaman içinde Akdeniz ticareti sayesinde ulaştıkları refah düzeyi, bir süre sonra onların alehinde çalışmaya başladı. Giderek, komşuları olan ve daha çok askeri alanda gelişen Babilliler'in, Asurlular'ın, Persler'in ve Mısırlılar'ın iştahını kabartıyorlardı. Ancak bu krallıklar aynı zamanda kendi içlerinde savaştıkları için Fenikeliler bir süre daha onlar arasındaki iç dengeyi kullanarak ayakta kalmayı başardılar. Ancak Sur kentinin tam 7 ay süren bir kuşatma sonucu Büyük İskender tarafından alınması Akdeniz'deki Fenike egemenliğine son verdi. Parçalanan birliğin son kalıntıları olan yerel beyler kısa süre içinde İskender'in ordusuna teslim oldu. Batı Akdeniz'deki Fenike uygarlığı son bulsa da meşaleyi onların kurduğu Kartaca devraldı. Ne var ki, tarihin yetiştirdiği en büyük kumandanlardan biri olan Hannibal'ı yetiştiren Kartaca'nın sonu acı oldu. Phön savaşlarının ardından Kartaca'yı ele geçiren Romalılar, kentte taş taş üstünde bırakmadılar. 

Fenikeliler'in tarihe mal olmasından sonra bu bölge sayısız ulusun etkiliği altında kaldı. Samileri Giritliler, Latinler, Yunanlılar, Haçlı Seferleri sırasında Normanlar ve İ.S. 636 tarihinden sonra Araplar, Osmanlılar ve sonraki dönemde Fransızlar bu topraklara damgalarını vurdular. Bütün bu halkların karışımı olan Lübnanlılar bugün kendilerini Fenikelilerin torunları olarak görüyorlar. Aslında bugün Lübnan'ın tüm Ortadoğu'daki konumuna bakınca haksız olduklarını söylemek çok güç. Tarihte Fenikeliler bu bölgedeki yerel krallıklarla Yunan-Latin medeniyetleri arasında bir bağlantı unsuru olmuşlardı. Aynı şekilde bugün Lübnan İslam dünyası ile Hıristiyan dünya arasında bir köprü görevi görmeye çalışıyor. Her ne kadar kendisini yutmak için bekleyen düşman güçlerin tam ortasında kaldıysa da...


Fenikelilerin İnsalığa Hediyesi ; Alfabe...
Denizci ve tüccar bir toplum olduğu için Fenikeliler bir süre sonra bir yazım sisteminin gerekliliğini hissetmişlerdi. Çünkü yapılan hesapların kütüklere geçirilmesi ve kayıt altına alınması zorunluluğu çıkmıştı. Bu nedenle önce Mısır hiyerogliflerinden hareket ederek bir alfabe sistemi geliştirdiler. Alfabe 22 harften oluşuyordu ve tümü sessiz harfti. Alfabe sağdan sola doğru okunuyordu. İ.Ö. 8. yüzyıldan itibaren Fenike alfabesi tüm Akdeniz bölgesine yayıldı. Bugün kullanılan tüm Avrupa alfabeleri Yunan alfabesi aracılığı ile alınan Fenike alfabesinden gelmektedir. 

-Sonraki Konu: Onlara Ne Oldu? Keltler-

18 Nisan 2012 Çarşamba

Çarmıha Germe II



Latince’de haç için kullanılan daha eski bir isim pek çok Romalı yazarın yazılarında ortaya çıkıyor. “Arbor infelix” yani şansızlık ağacı. Günümüzde bir çok araştırmacı çarmıha germe olaylarının canlı ağaçlarda gerçekleştiğine inanıyor. Suçlular basit bir biçimde ağaca bağlanıyorlar ve kaderlerine terk ediliyorlardı. Böylece ya susuzluktan yada aç bir vahşi hayvanın kurbanı oluyorlardı.

Bu ölüm cezası kansız olarak değerlendirildiği için Latin halkı tarafından tercih edilmiş olmalıydı. Çünkü eski kültürlerin çoğunda katliam bir tabu olarak değerlendiriliyordu.

Çarmıha germe olayı her ne kadar Romalılar ile özdeşleşmişse de tarihçiler Romalıların bu dehşetengiz cezayı Phön savaşları sırasında Kartacalılar’dan öğrendiklerini ileri sürüyorlar. Ama aslı uygulayıcının Persler olduğu bilinmekte. Öte yandan Makedonların da çarmıha germeyi kullandıkları bir başka gerçek. İ.Ö: 4. yüzyılda Büyük İskender binlerce savaş esirini çarmıha gerdirmişti.

Çarmıh eski Mısır’da da biliniyordu. Yunan Mitolojisinde ise sembolik biçimde yer almıştı. Prometheus büyük bir cesaretle ateşi insanlara getirmeye cüret ettiği ve tanrıların işine burnunu soktuğu için kayaya çivilenmişti. Tantalos, ölüler diyarında tutukluyken dünyanın nimetlerinde uzak kalmış ve özlü sözlere konu olan acılar çekmiştir. Buradan yola çıkarak ilk olarak dini bir cezalandırma yöntemi olduğu doğrulanıyor.

Yeniden Roma İmparatorluğuna döndüğümüzde klasik çarmıha germe olayının gerçekleştirildiği yerde, tarihçilerin ve arkeologların pek çok yeni şey bulduklarını görüyoruz. Hıristiyanlık çarmıhtaki bu yavaş ölümü her zaman Roma ile özdeşleştiriyordu. Elbette Hz. İsa’dan başka tanınmış kurbanlar da vardı: Spartacus, köle ayaklanmasının bedelini  binlerce taraftarı ile birlikte canını vererek ödemişti. Havari Pierre çok acı bir biçimde çarmıha gerilmişti.

Peki çarmıha gerilenin ölüm nedeni neydi? İşte bu noktada çarmıh cezasının iğrenç etkisi açıklık kazanıyor. Önce vücudu vuran ağrı dalgaları aralıksız beliriyordu. Kurbanın sımsıkı bağlanmış olması yada çivilenmiş olması fark etmiyordu. Suçlu kaderine terk edilmiş bir halde çarmıhta sallanmaya bırakılmışsa çok geçmeden kol kaslarına kramp girmeye başlıyordu. Çarmıha çivilenmişse vücut ağırlığının sürekli aşağıya çekmesi yüzünden yaraların sancısı berbatlaşıyordu. Suçlu bacaklarını doğrultarak ve oturaktan yararlanarak ağrılarını azaltmaya çalıştığı an kasları geren başka bir pozisyonla yeni bir işkenceye maruz kalıyordu.


Bütün bu belirtiler, doğrudan ölüme yol açmıyordu. Yalnızca akıl almaz acılar veriyordu. Ölümün kendisi yavaş yavaş geliyor, öteki etkenler de merhamet gösteriyordu. Kan dolaşımını sinsice ve yavaşça kesilmesi sonucunda her şey bitiyordu. Bacakların hareket yeteneğini yitirmesi tansiyonu da düşüyordu. Gönüllü tıp öğrencileriyle yapılan deneyler, yalnızca kollarından asılmış bir insanın tansiyonun 120 olan normal değerin 6 dakika 70’düştüğünü göstermiştir. 12. dakikasından  sonra kan dolaşımının tamamen çökmesi tehlikesi oluşuyordu.

Tıp adamlarının belirttiğine göre ölü adayı uzun bir süre daha acı çekiyordu. Çünkü organizma yeni duruma alışmaya ve kendince çözüm bulmaya çalışıyordu. Ne var ki bu arada başka bir tehlike pusuda bekliyor; önce kan pıhtısı oluşuyor, kan damarlardan sızıyordu. Bir tıkaç kan damarını tıkıyor böylece akciğerlere giden kanın kesilmesi tehlikesi doğuyordu. Böylece durumun daha da kötüleşmesi kaçınılmaz oluyordu. Bütün vücut işlevlerinde görülen yavaşlama kandaki oksijenin taşınmasını olumsuz etkiliyordu. Sonuç olarak nefes darlıkları kurbanı paniğe sokuyordu.

Pek çok durumda ölen kurbanın cesedi vahşi hayvanlar tarafından yenilinceye kadar bekletiliyordu. İnanç olarak parçalanmış vücut ölümden sonra bir başka dünyada yaşamayı engelliyordu. Romalılara göre yalnızca düzgün bir biçimde gömülenler ölümden sonra dirilmeyi hak ediyordu.

Hz. İsa Protestan kitaplarına göre 6 saat kadar çarmıhta kalmıştı. Bu aynı zamanda celladın neden bacağını kırdığını açıklıyor ölümü hızlandırmak için.

Bu tüyler ürpertici konu hakkında gerçekten olumlu bir şey söylemek mümkün mü? Galiba bir nokta var…İlk hahamların yaşanmış olaylardan oluşturdukları bir derleme olan Talmut’ta çarmıhtaki ölü adaylarının bazen hayatta kalma şansına sahip oldukları belirtiliyor. İşkencecilere rüşvet veriliyor ve böylece akrabalar bekçinin zamanından önce alanı terk etmesini sağlıyor. Böylece kişi ölmeden kurtarılabiliniyor.

Ne olursa olsun böyle bir işkence ile ölmek korkunç bir şey olmalı.


˜SON

16 Ocak 2012 Pazartesi

Çarmıha Germe I


Yaklaşık 40 yıl önce Kuzey Kudüs'te bir dozer sürücüsü bir kazı esnasında bir kaç taş lahide rastladı. Bu kalıntılar yaklaşık 2000 yıl önce o bölgede yaşamış insanlara aitti. Böyle buluntuların ortaya çıkması arkeolojik bakımdan zengin Kudüs için çok da önemli sayılmazdı. Ancak buluntular incelendiğinde durum farklılaştı. İbrani Üniversitesi'nden bilim adamları araştırmalarında iskeletlerden birinin gaddar bir biçimde öldürüldüğünün açık kanıtları vardı; adam çarmıha gerilmişti.

O güne kadar bu ölüm biçimi hakkında somut kanıtlar elde edilememiştir. Ama bu durumda hiç bir şüphe yoktu. Bulunan cesetin sağ ökçe kemiğine 11.5 cm. uzunluğunda demir bir çivi takılmıştı. Çivinin başı çok acı veren çakma darbelerinin izlerini taşıyordu. Arkeologlar çiviyle kemik arasında 2 cm. kalınlığında ilkel bir tahta levhaya ait kıymık buldular. Bu tahta parçası büyük ihtimal ile delinen ayakları dik duran çarmıha bağlama işlevi görüyordu. Sağ önkol kemiği de aynı ölüm biçimiyle ilgili ipuçları veren bir biçimde zarar görmüştü. Buraya da bir çivi çakılmış olması ihtimali yüksekti.
Bu buluşa kadar çarmıha gerilmenin tüm ayrıntılarıyla nasıl gerçekleştiğine ilişkin pek bilgi yoktu. Söz konusu olay her hıristıyanın temel bilgisi içinde yer alıyordu ama kültür tarihçileri bu idam biçimi hakkında çok az şey söylüyebiliyordu. Üstelik Yunan ve Roma edebiyatında bile bu konuda tam bir açıklama mevcut değildi yalnızca zayıf bir delil vardı. "... ve onu çarmıha gerdiler" sözü dışında hiç bir detay hakkında bilgi sahibi olamıyordu.

Hiç şüphe yok ki tarihçiler tarih boyunca yüzbinlerce hatta milyonlarca insanın başına gelen bu garip idam yolunun arka planını açıklayabilmek için yararlanabilecekleri bütün gerçeklerle yakından ilgileniyorlardı. Dozer sürücüsü tarafından ortaya çıkarılan kalıntılar 200 yıl önce insanların gerçekten çarmıha gerildiklerine ilişkin tek fiziksel kanıttan öte çarmıha germe işleminin gerçekleşmesi konusunda güvenilir açıklamalar getirmenin ne kadar zor olduğunu da ispatlayan bir kanıttı...

Bulunan cesedi inceleyen araştırmacılar bir noktada birleştiler bu adam genelde herkesin inandığı gibi bacakları gerilmiş bir biçimde dikey konumda çarmıha asılmamıştı. Belki de bacakları iyice kıvrılarak bir yöne döndürülmüştü. Bu durumda çivinin neden topuklara dıştan çakıldığı sorusu da açıklık kazanıyordu.

Araştırmacıların anlaşamadıkları nokta şuydu; 11.5 cm uzunluğundaki çivi yalnızca bir ayağa mı yoksa ikisine birden mi çakılmıştı? Ayrıca kollar çarmıhın yatay kalasına - Romalılar buna "patibulum" diyorlardı - nasıl sabitlenmişti? Ayrıca bulunan ceset'in ellerinden mi çivilendiği yoksa yalnızca kollarından mı bağladığı da bir başka soru olarak beliriyordu.

Çarmıh konusunda uzman olan Alman bilim adamı Karl Bruno Leder'e göre Romalılar bu ölüm cezası biçimi için kesin emirler ve yönetmelikler ilan etmemişti. Çarmıha germe kölleler, gladyatörler ve asillere yönelik bir ceza idi. Romalı vatandaşlar genelde affediliyordu. Bu durum cellatlara idam sırasında bir ölçüde yaratıcı özgürlük sağlıyordu.

70 yılında Kudüs'ün Romalılar tarafından yıkılmasına şahit olan Yahudi tarihçisi Josephus bu yaratıcılığa şahit olmuş ve bunu raporlarında belitmiş. Tarihçinin yazdığına göre "kutsal kentin kuşatılması esnasında Romalı kumandan Titus şehirden kaçmaya çalışan her yahudinin derhal çarmıha gerilmesi konusunda kesin emirler vermişti. Titus ulu orta çarmıha gerilenlerin yaratığı korkuyla savunmayı kırmayı denemiştir. Josephus'a göre her gün 500 esir farklı konumlarda çarmıha geriliyordu. Her birinin  arkasında cezanın infazını yöneten bir asker bulunuyordu.

Araştırmacılar bu zalim ölüm cezasının tarihini daha yakından incelemeye başladıklarında yeni bir bulmaca ile karşılaştılar. Romalılara ait hiç bir yasa metninde çarmıha gerilerek idam edilme konusundan bahsedilmiyordu. Bu yüzyılın başında bir İtalyan Klasik Filolog bu gerçeğe bir açıklama getirdi. Roma'nın bir Hıristiyan krallığına dönüştüğü Geç Antik Çağda "crux" (haç) sözcüğü dinsel nedenlerle yasa metinlerinde artık kullanılmaz olmuştu. Onun yerine yine haça benzeyen "furca" sözcüğü kullanılmaya başlanılmıştı.

Devam edecek...

14 Aralık 2011 Çarşamba

Apollon Bilicilik Merkezleri


Apollon'un esinlediği ön görme yetisiyle insanlar kadın yada erkek "mantis" yani bilici, kahin olur. Bu yeti bilicilik merkezlerinin doğmasına ve bu merkezlerin zenginleşmesine neden olmuştur. Delos övgüsünde Leto bu kurak ve kayalık adacığa parlak bir gelecek müjdeler:

Senin olursa okçu tanrı Apollon'un tapınağı
Görürsün insanlar yüzlük kurbanlarla nasıl buraya gelir
Nasıl toplanır insanlar burada ve dumanlar tüter
Yanan yağlı etlerden hiç durmadan
Madem senin bu toprağında hiç bereket yok
Sen de beslenir semirirsin başka elden

Bir tanrıçanın ağzından dile gelen bu modern turizm anlayışı Yunanistan'da çok tutulmuş olup Delphoi bu politikayı benimsemiştir. Böylece bilicilik merkezleri göz kamaştırıcı bir zenginlik toplamışlardır. Ancak en eski bilicilik merkezileri Anadolu'da görülür. Boğazlardan başlayarak tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında pek çok bilicilik merkezleri vardı. Bunların çoğunun izi silinmiştir. Bunların içinde izleri hala ayakta kalan ve hayranlık uyandıran Didyma vardır.


Troya'nın yanıbaşında Thymbra'lı Apollon tapınağı vardır ki orada tanrı Kassandra ile Helenos'a esinlemiştir biliciliği. Daha sonra Khrysei, Killa, Zeleia vardır yerleri tam olarak bilinmeyen bu yerleri Gryneion, Erythrai, Klaros ve Didyma izler. Tanrının doğum yeri olan Patara ve tüm Ksanthos vadisine yayılmış bazı merkezler ile pek çok Lykia kenti bilicilik merkezi olarak anılır.

Erythrai bilicisi Sibylla adıyla tüm dünyaya ün salmıştır. Bu kentten yola çıkan kolonciler Roma'ya kadar taşımışlardır Sibylla'yı. 

Pythia rahibesi

Yunanistan'da Delphoi merkezinin kuruluş efsanesi şöyledir: Apollon doğar doğmaz başının üstünden kuğu kuşları uçmaya başlamış tanrı Zeus da oğluna kuğuların çektiği bir araba, başına bir altın külah ve eline de bir rebap vermiş gidip Yunanistan'da bir tapınak kurmasını buyurmuştur. Ama kuğular onu Hyperbore'liler ülkesine uçurmuşlar orada bayram, şenlik içinde yaşamış ve sonra Yunanistan'a gelmiş. Önce Boiotio'da Telphusa pınarının yanıbaşına kurmak istemiş tapınağını periden izin almayınca Korinthos körfezinin kuzeyinde Parnassos dağının eteğinde yer yer ormanlarla örtülü yemyeşil bir ovaya inmiş. Burada tanrıça Themis'e adanmış bir sunak varmış. Tanrıça o sunakta kehanetini verirmiş. Ne varki o bölgeyi bir ejdarha kasıp kavurmaktaymış Python denilen bu canavar tüm ekinleri yok etmekteymiş. Efsaneye bu canavarı Hera musallat etmiş o bölgeye. Apollon Python'u öldürmüş ve öldürdüğü yere bilicilik merkezini kurmuş. Delphoi tapınağında dünyanın göbeğin (omphalos) sayılan bir çukurun üstüne bir üç ayak üstüne oturan bilici kadın Pythia oradan soluduğu gazların tesrinde kalarak fal vermeye başlar ve böylece en ünlü bilicilik merkezi olur.

1 Aralık 2011 Perşembe

Apollo 1: NASA'nın En İğrenç Sırrı

Ocak 1986... Tüm Dünya korkuyla "Challenger" mekiğinin 7 kişilik mürettebatıyla birlikte patlayarak yok oluşunu izledi. Bu felaketin ardında karanlık politik oyunlar, maddi çıkarlar vardı ve Amerika Uzay Kuruluşu NASA'nın itibarını ciddi bir biçimde zedelemişti. Ama bu NASA'nın kayıtlarına giren tek talihsiz olay değildi. 1967 yılında Cape Canaveral'da yaşanan bir başka felaket kamuoyunun inancını sarsmış ve Apollo'nun aya iniş projesini iptal edilme noktasına getirmişti.

Apollo projeleri yalnızca Soğuk Savaş'la ilgili değildi. Bu roketlerin varlığı milyarlarca dolarlık verginin uzay araştırmaları için harcanmış olduğunun ve dünyadaki en güçlü askeri-sanayi kuruluşları arasındaki acımasız rekabetin de göstergesiydi. Apollo'nun bazı büyük başarılarının ardında bile parasal çürümenin doğurduğu gizli anlaşmalar vardı. İşte bu yasadışı oyunlardan bir tanesi de üç astronotun yaşamına mal olmuştu.

Herşey NASA'nın parasının peşinde olan uzay aracı şirketleri arasında planlanmış ihale savaşı ile başladı. 1963'te "North American Aviation" şirketi Satürn ay roketinin yapımının ikinci aşamasını yürütüyordu. 3 milyar dolarlık bu proje NASA için bir prestij işiydi. Ne var ki şirket daha çok para istiyordu. Bu nedenle Satürn'ün tepesine konacak kapsülü yapmak için de başka bir teklif verdi.

Üst düzey NASA yetkilileri şirketin Satürn üzerinde çok fazla çalıştıklarını  öne sürerek şirketi geri çevirdiler. Onlara daha çok iş vermenin programdan pay almak isteyen diğer şirketlere haksızlık olacağını belirttiler. Apollo sözleşmesi rakip firma "Martin Marietta" ile yapıldı. NASA mühendisleri söz konusu iş için en iyisinin bu şirket olduğunu düşünüyorlardı ama NASA başkanı James Webb bu kararı reddetti ve Apollo işin North America şirketine verdi. Şirket şimdi 7 milyar dolarlık bir sözleşme yapmıştı. Bu miktar toplam Apollo-Satürn donanım masrafının yarısına, Apollo programına harcanacak paranın da üçte birine eşitti.

1964'ten sonra North American, Apollo projesini geliştirirken sorunla karşılaştı. Yönetimin kesinlikle yetersiz olduğu söyleniyor ve şirketin mühendisleri sürekli olarak yapım kalitesi hakkında tartışıyorlardı. NASA, dünyaya Apollo'nun yapımının çok iyi gittiğini ve astronotların bir an önce onu uçurmak için sabırsızlandıklarını duyururken, astronotlar  tam tersine örnek kapsül tasarımının çok kötü olduğunu vurguluyorlardı.

Hatta onlardan biri olan Gus Grissom kapsül ile ilgili olarak "İşe yaramaz bir alet" yorumunu yapmıştı.


26 Ocak 1967 tarihinde Grissom ve kabin arkadaşları Ed White ve Roger Chaffee Satürn'ün yarısı kadar olan bir versiyonun  üzerine tırmandılar. Bunun rutin bir deneme işlemi olması gerekiyordu. Tüm sistemler çalışırken fırlatma için geri sayım yapılacak ama motorlar ateşlenmeyecekti.

Astronot Chaffee kapsüle tırmanırken içersinin ekşimiş süt koktuğunu hissetmişti. Sonra radyo sistemi bozuldu. Bunu üzerine Grissom "Daha yerdeyken bağlantı kurulamıyorsa uçuş ekibiyle uzaydayken nasıl haberleşeceğiz?" diye bağırdı. Teknisyenler Apollo'nun ağır kapısını kapatıp astronotları içeri kilitlerken ortam oldukça gerilmişti.

Akşam saat 6.30'daki teste 5 saat kala Chaffee'nin cızırtılı sesi kapsülün içinde bir yangın çıktığını bildirmişti. Birkaç saniye sonra muhtemelen White'ın sesi "Hey biz burada yanıyoruz" diye bağırdı bundan sonra kaygı verici bir sessizlik oldu.


Aniden kapsülün kenarı çatlayarak açıldı. Rokete ulaşımı sağlayan seyyar servis kulesinin üst kısmı duman ve alev içinde kaldı. Fırlatma kulesinin üzerinde bulunan fırlatma yer ekibi kapsüle ulaşmak için büyük çaba harcadı. Ancak dumandan geçilmiyordu ve sıcaklık dayanılmaz derecedeydi. Kapsül kolay çıkışa imkan vercek şekilde yapılmamıştı. Ekibin kapıyı dışarıdan açması tam 4 dakika sürdü. Ne var ki astronotların hepsi ölmüştü.

Tam o sırada North America Şirketi üst düzey yöneticileri NASA Başkanı ile yemek yiyiorlardı. Üstelik konuşulan konu Apollo'yu zamanında bitirdiklerinde alacakları ikramiyeydi. Aniden yanlarına gelen haberci konuşmayı böldü ve Nasa Başkanına kötü haberi verdi.

Sonraki bir kaç ay NASA teknik bir araştırma yürüttü. Araştırmacılar pek çok yangın riskinin gözardı edildiğini ortaya çıkardılar. Apollo'nun kabini saf oksijenle doldurulmuş olmasına rağmen kimsenin aklına bir patlama ihtimali gelmemişti. Özel eşyaların konulacağı bölümler kolay alev alabilir maddelerden yapılmıştı. Koltuklarda yanabilir kumaş ile döşenmişti.Yerde ise plastik paspaslar vardı bunlar adeta bomba etkisi yaratmıştı.


Açıkça ortaydı ki NASA tehlikeleri önemsememişti. Peki yangını başlatan şey neydi? İşte bunun sorumlusu North American'dı. Apollo'nun içinde bilgisayarları diğer cihazları ve çevre kontrol sistemlerini birbirine bağlayan yüzlerce kilometrekarelik elektrik teli vardı. Dikkatsiz fabrika mühendisleri bunları birbirine paralel kümeler halinde yerleştireceklerine karmakarışık bir şekilde ortalığa saçmışlardı. Tellerden bazıları yıpranmıştı. Rokete güç verildiğinde eriyen izolasyon, kabinin içinin kötü kokmasına neden olmuştu. Astronot Chaffee'nin şikayet ettiği koku gelen felaketin ilk sinyaliydi.

Sonunda bir kıvılcım çaktı. Washington'daki politikacılar NASA'nın North American'la olan ilişkisini kendileri araştırdı. Ortaya çıkan sonuç bazı çevrelere çıkar sağlayan gizli bir anlaşmaydı.

Araştırmanın ilk durağı madeni para ile çalışan otomatlardı. Farklı fabrikalardaki 40.000 North American çalışanı kahve ve yiyeceklerini Serv-U şirketinin makinalarından alıyordu. Serv-U'nun sahibi Fred Black ticaret lobilerini adamıydı. Uzay yarışındaki masrafların karşılanmasına perde arkasından destek veriyordu. Black'in en önemli müşterilerinden biri de North American'dı. Politikacıları ikna ederek NASA'nın anlaşmalarını North American'la yapmasını sağlamıştı.

Black büyük bir petrol ve nükleer yakıt şirketinin sahibi olan Senatör Robert Kerr ile yakın temastaydı. 1963 yılında Black, NASA'nın Apollo'yu gerçekten Martin Marietta'ya vermek istediğin anlamış ve hemen Kerr'e telefon etmişti. Sonuç: North American Kerr'in eyaleti Oklahoma'da bir roket fabrikası kurmuştu. Yerel işlerdeki artış Kerr'in bir sonraki seçimlerde senatör seçiminde daha çok oy almasını sağlayacaktı. Bu sırada Black Oklahoma'daki "Fidelity Bankası"ndan çok uygun şartlarda, teminatsız yarım milyon dolarlık kredi almıştı. Bankanın sahibi Senatör Kerr'di. Zincirin son halkası ise NASA'ya 1961 yılında üst düzey yönetici olan James Webb, Oklahoma'da Kerr'in şirketinde müdürdü. Kerr onu NASA'nın başına bir takım politik oyunlarla getirmişti ve şimdi kendisine bir iyilik yapmasını istiyordu. Bu da Apollo projesinin North American'a verilmesiydi.

1964 yılında FBI araştırmacıları Fred Black'in peşine düştüler. Onun Kerr - Mcgee şirketi ile olan telefon konuşmasını kaydettiler. Konuşma Apollo kontratının gizli ve çıkara dayalı bir anlaşma olduğunu kanıtlıyordu.

Fred Black, North American'dan kovuldu ve anlaşma maddelerine uymadığı için şirket tarafından mahkemeye verildi. Mahkemede hakim "Black şirketi tarafından günah keçisi ilan edildi" dedi.

Webb tüm eleştirileri mümkün olduğunca kendine çekerek NASA personelini korumaya çalıştı. Politikacılar sert eleştirilerde bulundular. North American fabrikası üzerine hazırlanan raporda şirketin standartların çok altında kaldıkları belirtildi.

Daha sonra mahkemede Webb 1965 yılında hazırlanmış olan raporu görmediğini söyledi. North America anlaşmayı yasadışı yol ile elde etmişti. Aslında işi yapacak kapasitede değillerdi.

Webb hatasını kapatmaya çalışıyordu, North American'a kendilerine çeki düzen vermezlerse anlaşmanın tamamını iptal edeceğini söyledi. Aslında bu büyük bir kumardı. Fişi çekseydi belki hiç bir zaman Apollo aya gidemeyecekti. Başkan Kennedy'nin koyduğu o meşhur tarih 60'ların sonunda bitiyordu. Şirket mesajı aldı ve kapsülleri güvenli hale getirdiler ve Apollo'lar büyük bir başarı kazandı nihayet 1969 yılında aya ayak basıldı. Webb bu olaydan altı ay önce sessizce istifa etti.

Olan hiç bir suçu olmayan astronotlara oldu güvenliklerini hiçe sayıp, sadece birilerinin para kazanma hırsının kurbanı oldular.

27 Ekim 2011 Perşembe

Cadılar III



Cadı avlama sistemi alabildiğince ustaca düzenlenmiş, alabildiğince acımasız ve inatçıydı... Cadı avlama sisteminin ortaya koyduğu başlıca sonuç, yoksul kesimin inançlarıydı. Yoksullar sonunda Prenslerin ve Papa'nın kurbanı değil cadıların ve şeytanın kurbanı olduğuna inanmışlardı. Çatısı akan, buzağası hastalanan, şarabı bozulan, bebeği ölen köylü bu felaketlerin nedeninin sorumlusu olarak cadıya dönüştüğüne inandığı bir komşusunu görmeye başlamıştı. Ekmeğin fiyatının yükselmesinin, vergilerin artmasının, ücretlerin düşmesinin, işlerin azalmasının başlıca nedeni cadılardı... Her köy yada kasaba halkının üçte birini vebadan ölmesinin sorumlusu da cadılardı. Oysa bu hayali düşmana karşı Kilise ve Devlet bir kampanya hazırlıyordu. Devlet güçleri, belayı defetmek için sonsuz bir çaba harcıyordu. Bu nedenle gerek yoksullar gerek zenginler devlete ve Papa'ya karşı minnet duymalıydılar.

Bu çılgınlık son dönem Ortaçağ toplumunun yaşadığı bunalımın sorumluluğunu Kilise ve devletin üzerinden almış bunu imgesel Şeytan'a yüklemişti. Yoksullaşmış sefil kitleler artık kokuşmuş rahipler ve aç gözlü soyluların yerine şeytan suçlanıyordu. Kilise ve devlet bu şekilde temize çıkmış olmakla kalmıyor bir de vazgeçilmez hale geliyordu. Öte yandan cadı çılgınlığı toplumun gizli kalmış bütün protesto enerjisini dağıtmış ve parçalamıştı. Herkesi kuşkuyla doldurmuş, komşuyu komşuya düşman etmiş, güvensizliği arttırmış, korku yaratmış ve onları yönetici sınıflara bağımlı yapmıştı. Böyle yapmakla yoksulları; dinsel ve siyasal düzenle serveti yeniden dağıtma ve sınıfları eşitleme istemlerinden uzaklamıştır.

Büyücülük ve cadılık genellikle kadınlara atfedilen bir suçlamaydı... Ünlü Alman Engizisyon hakimleri Sprenger ve Instiforis birlikte kaleme aldıkları "Malleus Maleficarum" adlı eserleriyle kadın kelimesininin Latince kökeni olan "foemina" kelimesinin az inançlı olan "fede" ve "minor" kelimelerinden türediğini iddia ediyorlardı. Ancak seks ve yapı açısından şeytana daha yakın olan kadınların yanında aynı suçlardan erkeklerde cezalandırımıştır. Nitekim bazı ülkelerde yakılan büyücülerin yüzde  25'ini erkekler oluşturuyordu. Ancak yine de bu suçlamaların temel hedefi kadınlardı. Erkeğe oranla daha zayıf ve daha lükse düşkün yaratıklar oldukları öne sürülen kadınların şeytan tarafından daha kolay aldatıldıklarına inanılıyordu. Öte yandan kırsal kesimde mutfak, sağlık ve çocuk bakımı gibi işlerle daha yoğun biçimde kadınların ilgilenmelerini büyücülüğe bu türün daha yakın olduğu inancını pekiştiriyordu.


Amerikalı araştırmacı Brian Lewack bir başka noktaya dikkat çekiyor. Büyücülükle suçlanan kadınların çoğu 50 yaşın üstündeki kadınlardı. Bu özellik iki şekilde açıklanıyor: Bu yaşlı kadınlar zaman içinde çeşitli otların ve bitkilerin etkisini tanıdıkları için bazı bileşimleri gerçekleştirmeye çalışmışlardı. İkinci neden de yaşlı kadınların gençlere oranla daha egzantirik davranışlarının olması. Büyücülükle suçlanan kadınların bir başka özelliği de dul olmaları ki aslında bu gayet doğal bir durum, yıllar boyu süren savaşlar ve salgın hastalıklar nedeniyle çok sayıda kadın dul kalmıştı ve bunlar ekmeklerini taştan çıkarmak için yoğun bir çaba içine girmişti.

16. ve 17. yüzyıla gelindiğinde cadı avının neden kesildiği hala tartışılmakta. Bu değişiklikte insan mantığındaki önemli gelişmelerin büyük rol oynadığı kesin. 16. yüzyıldan itibaren pek çok filozof, bilim ve din adamı, cadıların ve büyücülerin varlığının ciddi ciddi tartışmaya açmıştı. Bu görüşlerin o tarihlerde Avrupa'da yükselen sınıf olan burjuvazinin görüşlerine denk düşmesi, gidererek kitleleri dogmalar yerine rasyonel düşünceye itiyordu.

Nitekim dogmalar yerine her uygulamadan kuşkulanılması ve doğru olup olmadığının tartışılması ilkesini getiren Descartes'çı düşüncenin o tarihlerde topluma egemen olması da boşuna değildi. Öte yandan Kopernik, Kepler ve Newton'un buluşlarıyla insanlar doğa üstü güçlerden ve onların etkilerinden uzaklaşmaya başladılar.

Ne var ki cadı avı döneminin kapanmasında hukuk reformlarının da çok büyük bir payı olduğunu savunan Amerikalı araştırmacı Brian Lewack'a göre fiziki işkencelerin tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinde yasaklanmasından sonra büyücü suçlamalarının ve büyücülük itiraflarının sayıca müthiş bir düşüş gösterdiği bir gerçek...


Cadılar Bayramınız Kutlu Olsun :)

SON

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails